31 Aralık 2010 Cuma

22 Aralık 2010 Çarşamba

Zırvalar-2

* Şu resimdeki hatun gibi cesur olmak istiyorum. (aslında tamamen ona benzeyebilirim:)
* Suratımın ortasındaki İzzet Altınmeşe sivilcesini hiç sevmedim.
* Kalabalık mekanlarda düşeyazmaktan nefret ediyorum. Üstelik geçenlerde yanımdaki adama tutunmak için orasını burasını yoklamam hiç hoş olmadı!
* Bozulmayan kulaklık istiyorum!
* Tembel olmaktan nefret ediyorum ama öyleyim!
* Çikolatadan nefret edemiyorum, nedeennnn?
* Banyo yapmayan insanlardan tissskiniyorum!
* "Ben pek müzik dinlemem" diyenleri anlamıyorum!
* Alçak sesle konuşanlardan hoşlanmıyorum.
* Yolda gördüğü hatuna ağza alınmayacak laflarla taciz edenler, aslında tüm tacizcileri hadım etmek istiyorum.
* İndirdiğim filmin yarısına geldiğimde bozuk çıkması, offf, nefretlik.
* Özenti, çıkarcı ve yalakalardan iğreniyorum.
* Eski ev fotosu çekip, fotoğrafçı tribine girenlerden hoşlanmıyorum.
* Bir şey hakkında bilgi sahibi olmadan yorum yapan dallamalara gıcık oluyorum. ("Ama Japonların dili çok gomik, hepsi birbirine benziyo ehuheuh")
* Bütün gününü Starbucks'ta geçiren, bir örnek giyinen, her günü aynı geçtiği halde sosyal olduğunu sanan, zekalarını ve bilgilerini bir gıdım geliştirmeyen ciks, tikky, concon vb. kişilerden yıvranıyorum.
* Cosplay yapmak istiyorum.
* Biri izlemek istediklerimi indirip, getirsin istiyorum.
* Delice yiyip kilo almamak istiyorum.
* Hiç uyumasam da uykusuz kalmamak istiyorum.
* Buralardan gitmek istiyorum.
* Yanıma 3 şey bile almadan ıssız bir adaya yerleşmek istiyorum. (yok aslında bir erkek alabilirim:P)
* Hiç çalışmadan para kazanmak istiyorum.
* Erken kalkmaktan nefret ediyorum.
* İnternette tek yaptığı msn muhabbeti olanları anlamıyorum.
* "Facebook'um yok" deyince "Ee yapcak bişey bulamazsın ki o zaman nette" diyenleri sopayla kovalıyorum.
* Bazı kızların ne kadar ikiyüzlü olduğunu anlamayan erkekleri meşe odunuyla dövmek istiyorum.
* Komik olduğunu sananlara katlanamıyorum.
* Çekik sevdam bitsin istiyorum çünkü artık zaman bulamıyorum izlemeye ama bitmeyor ve bitmesin^^
Böyle sonsuzluğa uzayan bir liste oluşturabilirim ama kaçıyorum.

13 Aralık 2010 Pazartesi

So 90s!!!

Saatlerdir müzik dinliyorum. Jrock'tan başladım, dolaşa dolaşa kendimi ilk olarak bilinçli müzik dinlemeye başladığım zamanlarda buldum. Baktım ki hep 90lardan gidiyorum, dinlediklerimi buraya da taşıyayım dedim.

İlk kez tüm albümünü oturup dinlediğim gruplardan Savage Garden ve dinlememe neden olan parçası, To the Moon and Back.


Madonna'nın en karanlık ve bence şahane albümünün, en şahane parçası ve videosu.


Okul için hazırlanırken bir yandan Capital Radio dinlemek. Capital Radio benim için efsanedir. İşte o zamanlardan aklıma gelen ilk parçalardan, Natalie ablam olmadan bu yazı devam edemez! O yıllardan sevdiklerimden biri daha. 90lar iyiydi azizim.
Natalie Imbruglia-Torn


Hala bir yerlerde çalınca coşageldiğim, pek sevdiğim şarkı, Chumbawamba- I get knocked down.


Popomdan sallamayı bırakıp, sözlerini ilk ezberlediğim parçalardan. Blue Jean sağolsun.
Sherly Crow- My Favourite Mistake


Ergen yıllarımın en büyük hastalıklarımdan, Bon Jovi ve solo çalışması Ugly


Soundgarden için söze gerek yok, Chris Cornell en iyi seslerden ve yeryüzündeki en seksi adamlardan biri. Bir ara Timbaland'le takılıp korkutsa da özüne dönmüştür. 90lar herşeyden öte grunge adına bile saygıyı hak ediyor. Buyrun Black Hole Sun


Bunun üstüne tabi ki Pearl Jam'den Jeremy'nin hikayesini dinlemek gerek.


RHCP hala en sevdiğim gruplardan. TRT1de İzdüşüm diye bir program vardı zamanında, ilk orada duymuştum Otherside'ı. Şarkının bulunduğu albümün kasetini almıştım, benden alıp bir daha geri vermeyen arkadaşıma hala söverim.


Başlarım Nothing Else Matters'a, Enter Sandman dururken lafını etmem.


The Verve'den Bittersweet Symphony olmaz mı hiç? Dinlemeyen var mıdır bilmiyorum^^


Grunge dedik, Stone Temple Pilots'tan Plush'ı koymazsam yuh bana.


Placebo ve Every you every me ve Pure Morning de aklımdan geçti. İlki kitleleri peşinden sürüklediği için 2. de videosu ve tekerleme gibi sözleriyle en sevdiklerimden olduğu için.


Akla ilk gelenlerden tabi ki No Doubt- Don't Speak, ancak Ex-Girlfriend'e daha çok bayıldığımı söylemem gerek.


En sona en büyüğünü sakladım, Nirvana'dan başka kim olabilir sizce. Yıllarca delicesine bir ölüye aşık oldum ben. Kurt Cobain kadar gençliği etkileyen, bir dönemin müziğini kökten değiştiren 2. bir adam gelir mi bilemem bundan sonra.Buyrun sırasıyla, Smells Like Teen Spirit, Heart Shaped Box ve Come As You Are.


24 Kasım 2010 Çarşamba

Öğretmenler Günüm(üz) Kutlu Olsun!



Sabır taşı, cefakar pek sevgili meslektaşlarım!
Öğretmenler günümüz kutlu ola:) Kutlayan herkese binlerce öpücük, teşekkür burdan. (İlk kutlayanlardan astrea'cım sensei'sini unutmamış, ayrı bir teşekkürü haketti^^)
Biz dün kutladık öğretmen arkadaşlarla, güzeldi. Aileden, arkadaşlardan gelen tebrikler de güzeldi ama sanırım en değerlisi öğrenciden gelen bir mesaj, yada çiçek oluyor. Emeğinin karşılığını almak gibi, iyi hissettiriyor:D
Arada Zetsubou sensei gibi delirip "Zetsuboshitaaa(Umutsuzluk içindeyim)" diye bağırsam da güzel şey öğretmenlik be!
Tüm meslektaşlarıma kokulu öpücükler:))



22 Kasım 2010 Pazartesi

Zırvalar

Aklımda yazacak tonla şey olduğu halde yazamıyorum. Şu bilgisayarın başından kalkmak istiyorum, kalkamıyorum. Evde olduğum her anı başında geçirince kendimi çok gereksiz ve faydasız hissediyorum. Zaten hayattan hiç bir beklentim de yok. Ortada belli bir sıkıntım, derdim yok ama hiç bir amacım da yok. Çalışıyorum, iş saatlerim rahat, iş ortamım çok eğlenceli ama geleceğe dair hiç bir beklentim, hedefim olmayınca kendimi çok boş hissediyorum. Niye yaşıyorum ki lan ben?!

Sanırım her an dertsiz başıma dert alıp bunalıma girebilirim. Beni en mutlu eden şey yeni başladığım dizinin fos çıkmaması, izlediğim filmi beğenmem, okuduğum manganın yeni chapter'ının gelmesi olmuşsa o işte bir bokluk var mıdır? Bir yandan da sanki herkes benim gibi ama yok ya ben feciyim (yazı giderek anlamsızlaşmaya başladı) Arkadaşlarıyla içerken insan "Ben o dizinin en son kaç bölümünü indirdim, yatmadan bir bölüm daha izlemeye vaktim olur mu?" diye düşünür mü? Ben geçen kendimi öyle yakaladım ve hiç de memnun olmadım bu duruma^^ Yalnız yaşayan biri olarak eve gelip salonda yerde beni bekleyen laptopumu görünce seviniyorum resmen, bunu millete anlatınca güldüler ama yok ya normal değil bu.

Bir gün benim laptopumdan ayırırlarsa ağzımdan köpükler çıkararak kriz geçireceğime eminim. Hikikomori olmak istemiyorum. Böhühüh
Neyse ben daha çok saçmalamadan kaçayım^^'

11 Kasım 2010 Perşembe

Okumak Güzeldir Mimi



Uzun zamandır yazamıyorum bloga, aslında aklımda bir ton konu var ama laptopun başına geçip de yazmak çok zor geliyor. Nette bir kaç tur atıp hemen filmlere gömülüyorum. Sessizliğimi bozan sevgili Düş Bahçesi'nin mimi oldu, madem dedim arkadaşımın aklına gelmişim, mimlemiş beni, tez elden cevaplamak gerek. Önce mevzu nedir öğrenelim bakalım.

Mim Konusu: Kitaplığınızın karşısına geçin. Gözlerinizi kapatın. Derin bir nefes alın. Elinizi kitapların üzerinde gezdirin ve birini seçin.

Şimdi gözlerinizi açın. Bir kitap seçmiş durumdasınız. O kitabı satın aldığınız -hediye gelmiş de olabilir- anı hatırlamaya çalışın. İlk kez okuduğunuzda neler düşünmüştünüz, hatırlayın.

Şimdi sayfaları şöyle hızlıca bir dolanın ki, kitabın kokusu burnunuza gelsin. Evet, ne güzel bir koku bu^^

55. sayfayı bulun, sayfayı tekrar okuyun. Sayfadan bir paragraf seçin ve mim konusu olarak bunu blogunuza yazın. Daha sonra siz de arkadaşlarınızdan üç tanesine cevaplamaları için gönderin.

---

Şimdi gelelim benim seçtiğim kitaba. Şanslıyım ki çok sevdiğim bir kitap geldi elime. Aslında illa ki sevdiğim bir kitap gelecekti çünkü daha az sevdiklerim annemlerin evinde, burda dönüp dolaşıp tekrar okuduklarım var. Günün talihlisi ise bence en başarılı Türk klasiklerinden tadına doyulamayan Kürk Mantolu Madonna. Yazarı ise talihsiz bir şekilde erken kaybettiğimiz Sabahattin Ali. 55. sayfa da şansıma öyle bir paragrafa sahipmiş ki, daha iyisi olamazdı sanırım. Eh artık buyrun, okuyun.

Kürk Mantolu Madonna ( Sabahattin Ali) 55. sayfadan:

"Büyük salonun kapıya yakın bir duvarının önünde birdenbire durdum. O andaki hislerimi, bilhassa aradan bu kadar seneler geçtikten sonra, anlatmama imkan yok. Yalnız orada, kürk mantolu bir kadın portresinin önünde, mıhlanmış gibi durduğumu hatırlıyorum. Resimleri seyredip geçenler, beni vücutlarıyla sağa sola itiyorlar, fakat ben olduğum yerden ayrılamıyordum. Bu portrede ne vardı?.. Bunu izah edemeyeceğimi biliyordum; yalnız, o zamana kadar hiçbir kadında görmediğim garip, biraz vahşi, biraz mağrur ve çok kuvvetli bir ifade vardı. Bu çehreyi veya benzerini hiçbir yerde, hiçbir zaman görmediğimi ilk andan itibaren bilmeme rağmen, onunla aramızda bir tanışıklık varmış gibi bir hisse kapıldım. Bu soluk yüz, bu siyah kaşlar ve onların altındaki siyah gözler; bu koyu kumral saçlar ve asıl, masumluk ve iradeyi, sonsuz bir melal ile kuvvetli bir şahsiyeti birleştiren bu ifade, bana asla yabancı olamazdı. Ben bu kadını yedi yaşımdan beri okuduğum kitaplardan, beş yaşımdan beri kurduğum hayal dünyalarından tanıyordum. Onda Halit Ziya'nın Nihal'inden, Vecihi Bey'in Mehcure'sinden, Şövalye Büridan'ın sevgilisinden ve tarih kitaplarında okuduğum Kleopatra'dan, hatta mevlit dinlerken tasavvur ettiğim, Muhammed'in annesi Amine Hatun'dan birer parça vardı. O benim hayalimdeki bütün kadınların bir terkibi, bir imtizacıydı. Yabankedisi derisinden bir kürkün içinde, gölgede kalmasına rağmen donuk beyaz rengi belli olan küçük bir boyun parçası, hafifçe sola dönmüş, beyzi bir insan yüzü vardı. Siyah gözleri anlaşılmaz, derin düşüncelere dalmış gibi yere bakıyor, adeta bulamayacağından emin olduğu bir şeyi son bir ümitle aramak istiyordu....."

Şanslı isimler kim olsun bilemedim yahu, blogspotta neredeyse herkese geldi bu mim, wordpress ahalisini çok mimledim kızcaklar bana^^ Şu ara herkes meşgul zaten yazmıyor kimse. O yüzden isteyen üzerine alınsın bu mimi diyerekten sıyrılıyorum bu dertten.

20 Ekim 2010 Çarşamba

Zor Zamanlar1- Ergenlik


"It was the best of times, it was the worst of times" diye giriş yapasım geldi çok pis^^ Bir de neden Zor Zamanlar-1 dediğimi bilmiyorum, 2.si ne olabilir ki, ancak menopoz. Ona da yıllar var, neyse konuya dönelim. Daha önce ergenlikte Keanu ile olan ilişkimizden bahsettiğim şöyle bir yazım, bir de yeme içme alışkanlıklarımdan bahsettiğim bir yazım vardı. Yani takip edenler ergenliğimle ilgili önceden ipucu aldılar, ama ben şöyle baştan anlatmak istedim.


Önce genel olarak insanoğlu ergenlikte hangi iğrenç süreçlerden geçer biliriz. Erkek kısmısı çatlak seslerinden, kızlar birden büyüyen bazı yerlerinden (niye nazikleştiysem, meme lan işte) utanmıştır mutlaka. Erkekler potansiyel birer Tecavüzcü Coşkun'a dönerken, kızlar daha bir utangaç takılır bu dönemde. Eh erkeklerin de tek yapabildiği kızların eteğini açmaya çalışmak veya tokalarını alıp kaçmak gibi abazanca eylemlerdir. Yüzü basan sivilceler, kızların regl ile tanışması, alınan kilolar vb.dense hiç bahsetmiyorum. Kişi ucubeye döner anacım. Dönmeyen bir kısım teenager da vardır, onlar da zaten okulun popüler kızları olma mertebesine erişirler. Ben hiç bir zaman o grupta değildim tahmin edeceğiniz üzre.


İşin ruhsal boyutuna girerken azcık işi kişisele de dökeyim. Ergen kişi kendini dünyanın merkezi sanar. Ben o dönemde kişinin "Şizofreni başlangıcı" gibi bir hastalıktan muzdarip olduğunu düşünüyorum, bu konuda bilimsel çalışmalarım sürüyor^^ Yoksa bilemiyorum o ruh halini başka nasıl açıklayabiliriz ki. Şahsen ben sınıftaki bütün erkeklerin bana aşık olduğunu sanırdım. İnan olsun, derste üzerimdeki bakışlar yüzünden konsantrasyon sorunu yaşardım, fazla ilgiden bıkmıştım. Tabi az biraz büyüyünce bunların tamamen bir sanrı olduğu dank etti, gerçi bir yandan hala mümkün olduğuna da inanıyorum zira ergen erkekler "Kız olsun çamurdan olsun hacı" modunda olduklarından önüne geleni kesiyor da olabilirler^^(aşıklardı lan işte:D)


Bir de evde çıkan "Ergen vs. Ebeveyn Savaşları" var ki aman diyim. Annemle babam hep benim kötülüğümü düşünürlerdi, her yaptıkları bana karşıydı, kimse beni anlamıyordu. Beni anlayan sadece Kurt Cobain'di, bak zamanında benim için şarkılar bilem yazmıştı. Kurt Cobain'e olan aşkım başka bir yazının konusu, ama mektuplar da yazdığımı düşünürsek tek açıklamam o yıllarda "nekrofili" olduğum. Aile ile yapılan kavgalara dönersek tek yaptığım buluttan nem kapıp "Sizi sevmiyorum, liv mi elon pılizz" şeklinde höykürmekti. Yaratığa benzediğimi söylemiştim baştan.


Bir de giyim var ki evlere şenlik. O dönem çekilen ucubik fotolarımı sersem önünüze insanlığınızdan utanırsınız, ibret tablosu resmen. Bol pantolonlar, özel olarak yaptırılan Nirvana'lı t-shirtler, çakma converse'ler (o zaman yaygın değildi şimdiki gibi). En kötüsü ise pantolonuma zincir, dudağıma küpe takacak kadar ileri gitmemdi! Aslında kıkırdağa takma amaçlı aldığım geçirmeli küpeyi "Neden olmasın" diyerek piercing niyetine dudağıma taktığım anı hala hatırlarım. İşin garibi, tek arızalı ben değildim, benden sonra bir kaç arkadaşım daha özenip aynısını yaptı. Trendleri belirliyordum oğlum, küçümsemeyin beni. O şahane giysilerin yanında bir de kapkara bir makyajla pandaya benzediğimde evrim tamamlanıyordu!


Yemeklerle aram da maalesef çok iyiydi, tam da hormon patlaması olan acayip dönemde bana sağlam bir şekilde kilo olarak dönmüştü, acı günlerdi... Rock ve metal dinlediğimiz o asi yıllarda yaptığımız çılgınca (dürüst olalım gerzekçe) eylemler şunlardı. Evde son ses müzikle tepinmek, okuldan kaçıp sabahın köründe bira içmek (bak bunun amacını hala çözemedim, parkın ortasında gazeteye sarılı biraları götürmek?), akşam 25 kilo siyah göz kalemi kullanarak yapılan makyajla parka gidip, sigara içmek??!. Bunu yaparken o dönemler en az bizim kadar gerzek olan bir diğer topluluk olan hiphapçı dediğimiz tayfanın basketbol sahasındaki break dance şovunu izlemek? Arada onlarla kavga etmek!? Yok lan devam edemicem, bu ne be rezalet. Daha fazla yazarsam nefret etceksiniz benden.


İşte şimdi bu blogu takip listenizden atabilirsiniz:D

12 Ekim 2010 Salı

Mim...

Joey'm Potter'ım beni mimlemiş, mim anket havasında. Gayet basit soru cevap şeklinde. Hadi başlayalım bakalım :D

1. Lakabın var mı, varsa nedir?
Aslında öyle herkesçe kullanılan bir lakabım yok. Ama Öz yada Özüm diyenler olur sıkça, ismimden ötürü tabi^^

2. Son zamanlarda diline dolanan şarkı?
Dilime dolanan şarkıları genelde izlediğim şeyler belirliyor, en son izlediğim animenin açılış parçası (Lonely in Gorgeous) dilime dolandı, bir de bir aralar çok sevdiğim şu eski şarkıya (Begin Again) tekrar sardım bu ara.

3.En son ne zaman, neye ve kime aşık oldun?
Joey en güzel cevabı vermiş, aynen katılıyorum. Aşkın kendisine:)

4. En son okuduğun kitap ve izlediğin film?
Kitap olarak yıllar sonra tekrar Çavdar Tarlasında Çocuklar'ı okudum(Catcher in the rye/Garip olan okuduğum sıralarda izlediğim Paradise Kiss'teki karakter de aynı kitabı okuyordu), film olaraksa 2046'yı izledim.

5. Son zamanlarda en çok özlediğin?
Anne ve babamı hep özlerim, ama artık aynı evde yaşamadığımdan ablamı da özlüyorum. (Burayı okursa hemen poposu kalkar ama^^)

6. Bir günlüğüne ünlü biri (oyuncu,şarkıcı, politikacı vs.) olma hakkı verilseydi kim olurdun?
Vanessa Paradis (Johnny Depp'in eşi). Evet çok sığ bir cevap oldu:D

7.Yarın sabahki ilk planın?
Temizlik yapicim, maalesef :(

8. En sevdiğin huyun?
İnsanları dış görünüşe göre değerlendirmem, dışlamam yada dalga geçmem. Bunu yapanlardan nefret ederim.

9. Şu anki bölümünde/mesleğinde olmasaydın, ne olurdun?
Muhtemelen sanatla ilgili bir şeyler yapmak isterdim. Yazarlık yada kamera arkası gibi.

10. Okurken en zevk aldığın 3 blog?
Çok zor bir soru. Ne desem bilemedim. Biraz Joey'den kopya çekicem:D
1. Tüm uzak doğu blogları(Yani diğer blogumdaki listemde bulunanların hepsi)
2. Dramabeans (Joey ile aynı oldu ama hergün ilk iş bakarım buraya, hayatta yazılarını kaçırmam)
3. Hyperboleandahalf (Bir arkadaşım tavsiye etmişti, o günden beri yarılarak okuyorum)

Şimdi gelelim mimlenenlere, Mia Wallace, Düş Bahçesi ve doğumgünü hedayesi olarak Astrea'ya gitsin:))

7 Ekim 2010 Perşembe

Çalıkuşu-Unutulmayanlardan...


Neresinden başlayıp, nasıl anlatsam ki bu diziyi şimdi. Bundan 10 yıl öncesorsanız en sevdiğim Türk dizisi derdim, bugün hala aynı cevabı verebilirim. İlk kez ne zaman izledim, her diyaloğunu, sahnesini izledim gerçekten hatırlamıyorum. Trt tekrarını ne kadar verdiyse o kadar izledim sanırım. Her rastladığımda sabahın köründe yada geceyarısı yayınlansa bile, aynı sadakatle izlerim.

Bu diziye olan beğenimi paylaşırken izlemeyen birine rastladıysam hemen tepesine binip zorla izletiyorum. Bilemiyorum bugün izleyen biri o müziğin yadasahnelerin bana hissettirdiği nostaljiyi yaşayamaz sanırım ama bu açıdan eksik kalsa da ben herkesin bu diziyi beğeneceğine inanıyorum.

Bugün müzik klasörlerimi didiklerken müziğine rastlayınca, izlemeyenlere tanıtmak, izleyenlerle de iki kelam etmek için bu yazıyı yazayım dedim.
Konuya dönersek hepimiz Reşat Nuri Güntekin'in Çalıkuşu romanını biliriz, pek çok okulda okutulmuş, okutulmayanlarda da bahsi geçmiştir mutlaka. Ben romanıdiziyi izledikten sonra okudum tabi, herhalde diziyi ilk izlediğimde okuma yazmam bile yoktu. Lisede diziyi artık ezberledikten sonra okudum, okuyunca da dizinin ne kadar başarılı bir uyarlama olduğunu görüp şaşırmıştım. Eh bünye alışık değil tabi, hele bugünlerde. Bu bir varsayımdan öteye gitmeyecek ama eğer romanı önce okusaydım da dizinin başarısına dair düşüncelerim değişmezdi sanırım.

Hikayeyi biliyoruz ama bilmeyen varsa özetleyelim. Feride anne ve babasını küçük yaşta kaybediyor. Yatılı okullarda büyürken bir yandan yazlarını teyzesinin evinde geçiriyor. Çalıkuşu lakabını alma nedeniyse ağaç tepelerinden inmeyen haylazın biri olması. Erkek gibi bir çocuk Feride, yani teyzesinin narin oğlu Kamuran'ın tam zıttı. Ancak bu insanların onu sevmesine engel değil, tam şeytan tüyüne sahip tiplerden.




Zamanla Feride ve Kamuran arasında bir aşk doğuyor. Tabi inat Feride bunu hemen kabul edecek değil. Ancak Kamuran'ın sürekli onu çeşitli bahanelerle ziyaret etmesi, ikisinin bitmek bilmeyen kavgaları, birbirleriyle uğraşmaları ev ahalisinin dikkatinden kaçmıyor. Tabi o yıllarda iki kuzenin evliliği normal bir şey, bu yüzden eseri eleştirenler yazıldığı dönemi göz önünde bulundurmalı. Neyse uzatmayalım, işte nişan ardından düğün dernek hazırlıkları derken Feride hiç öğrenmek istemeyeceği bir şey öğreniyor("Şşşt küçük hanım" hala içime sıkıntılarsokan bir cümledir) ve tüm ailesini, geçmişini ardında bırakıp, bohçayı toplayıp ayrılıyor evinden ve Kamuran'dan tabi ki.



Kitabın devamında ise Feride'nin o çağda ve toplumda tek başına, bekar bir bayan olarak hayatta kalma çabası var. Bu açıdan ilk feminist Türk romanlarından bilesayılabilir ve çağının fersah fersah ötesindedir bana göre. Feride bu yolculuğunda çok iyi insanlarla da karşılaşır, kötülerle de tabi ki. Çok kişiyi sever belki de daha fazlasına kendini sevdirir. Aklıma ilk gelenler Mine Çayıroğlu ve Sadri Alışık'ın canlandırdığı karakterler bunların içinden. Eşref Kolçak da var tabi, az ağlatmadı her seferinde.



Bu vesileyle yavaştan diziye girelim bakalım. Bu diziyi benzerlerinden ilk ayıran bir uyarlama olarak başarısıdır bana göre. Kitaba sadık kalmış, bunu hiç de sıkıcı ve histen yoksun olmayan bir şekilde başarmıştır. Zaten roman da sürükleyici bir konu, elle tutulur karakterlere sahip olduğundan aslında yazar zaten işin büyük kısmını kotarmış diyebiliriz. Kadro da çok sağlamdır tabi Feride rolünde Aydan Şener, Kamuran rolünde Kenan Kalav tüm hayatları boyunca yetecek bir başarısağlamışlar, karakterlere cuk oturmuşlardır. Tabi bence onlardan da başarılı asıl kadroyu burda saymaya kalkarsam bitmez, birkaçının ismini verdim daha önce. Dönemin büyük, baba oyuncularından kimi ararsak var ama Sadri Alışık o zaten kağıt üzerindeki hali bile şahane olan tatlı sert karaktere hayat verişiyle kalbimde ayrı bir yere sahiptir.


Mesela ben bugün izlediğim dizilerin diyaloglarını böyle vurucu bulmuyorum, aşkın ifade ediliş şekli ne şekilde slenirse allanıp pullanırsa pullansın, bana yavan geliyor. Az önce Çalıkuşu videosunu izlerken bunu daha iyi anladım. Video konuşma içermese de, dediklerinin hepsini anladığımı gördüm şaşırarak dudaklarını okudum resmen. Tamam ben de çok izlemiş olabilirim:P ama yine de bir kere izlesem de unutmayabilirdim. "Gülbeşeker'i sevdim de" ile başlayan diyalog mesela, ne güzel bir zorla aşk itirafı alıştır öyle. Kamuran'ın en sonunda "Ben Gülbeşeker'i senin tahmin edemeyeceğin kadar sevdim" deyişi. Müzikli videoyu izledikten sonra bu sahneyi de buldum hemen, şurdan izleyebilirsiniz mesela, böylece ilk hizmetimizi de verelim.

Güzel bir aşk hikayesi de içerse de bundan çok öte bir eser Çalıkuşu. O dönemin toplumunun kadına bakış açısı, genç bir kızın o toplumda ayakta kalma çabası dışında savaş dönemini de ucundan kıyısından ama gayet etkileyici bir şekilde işler dizi. Çalıkuşunun, Gülbeşeker'in yada Feride'nin -artık nasıl seslenmek isterseniz- hayatına giren ona güç veren, kalbini kırıp üzen, mutlu eden yada yüreğini yakarak yok olup giden tüm karakterler bize de aynı etkileri yapar. Herhalde en akılda kalanı Mine Çayıroğlu'nun canlandırdığı Munise karakteridir.



Son olarak diziyle ilgili birkaç önemli detaya girelim. Osman F. Seden yönetmenliğini yapmıştır, dizinin şahane ötesi kalbimde çok ayrı bir yeri olan müzikleri ise Esin Engin'e aittir ve şahane orkestrası tarafından icra edilmiştir. Diziyle ilgili bir başka ilginç detay ise yurtdışına da açılmış olmasıdır, belki de yurtdışına açılan ilk dizimizdir. Eski Sovyet ülkelerinde-Rusya da dahil- yayınlanmış ve hit olmuştur. Hatta hala daha arada sırada yayınlandığı bilinmektedir. Yani Çalıkuşu sadece bizim değil Rus gardaşlarımızın da çocukluk anılarından biri olmuştur.


Hala izlemeyen arkadaşlar varsa, youtube vb. yerlerden rahatça bulabilir sanırım ki bulup izlemeliler derhal. Ama tavsiyem Dvd veya Vcd'sini edinmeniz çünkü fiyatı gayet uygundu, online izleme yada indirme çilesinden çok daha mantıklı.

*Son olarak video eklemek isterim. Diziden sahneleri ve dizinin bence en güzel iki müziğini içeriyor, buradan izleyebilirsiniz, sanırım bir Özbek yapmış videoyu.

30 Eylül 2010 Perşembe

Bakalım Masaüstümde ne varmıııış :D

Blogun ismini "Kimbaptan Mimler" olarak değiştiricim, ama memnunum bu işten, seviyorum cevaplamayı. Geçenlerde bir yerlerde bu mimi görüp kıskanmıştım, Düş Bahçesi içine doğmuş gibi mimlemiş beni. Teşekkür edelim burdan öncelikle :D

Şimdi mim gayet basit ve açık, bir o kadar da eğlenceli. Herkes masaüstünü neyin süslediğini ele güne gösteriyor. Valla tam bana göre bir mim çünkü masaüstümü bazen aynı gün içinde bile bir kaç kez değiştirdiğim olur, bakınca sevdiğim bir şeyleri görmek isterim. Önemlidir yani benim için, öyle 2 kuş koyayım, balık koyayım demem. Genelde de son zamanlarda ne izlemişsem o olur masaüstümde. Şu aralar da çok sevdiğim NANA animesindeki en sevdiğim 2 karakter Nana ve Ren süslüyor masaüstümü, özellikle alttaki 2 resim, ama siz söyleyin koyulmaz mı bunlar :))




** Şimdi sıra geldi mimlenenlere, bu yazıyı okuyan tüm uzak doğucular, mim zaten basit valla bekliyorum hepinizden. Görelim bakalım sizin masaüstünüzdeki çekikleri :)

28 Eylül 2010 Salı

Hayatı Anlamlandıran Şarkılar



Mia yine zor bir mim bulmuş ve toplu katliam yapıp, acımadan herkesi mimlemiş. Ben de na
siplenmiş oldum. Konu çok güzel ama o kadar zor ki! Allah'tan bulan kişi insaflı davranmış da 3 şarkı seçin demiş, 1 tane seçmek zorunda kalsaydım halim dumandı. Eh başlayalım o zaman.

* Radiohead- Paranoid Android: Yıllardır, hatırlamadığım bir tarihten beri dinliyorum bu şarkıyı. Durgun sularda takılıp birden hareketlenmesi tekrar durulması aynı benim hayatımı andırıyor. Mesela bir dönem çok hareketli geçer benim için bu 1 yıl da olur, bir kaç aylık süreç de. Ardından mutlaka durgun bir dönem gelir.
Sadece bu açıdan değil tabi, bir şekilde genel olarak yakıştırırım bu şarkıyı hayatıma. Yürürken sıkça içimden söylemişliğim vardır. Tabi şahane sözleri ayrı bir inceleme konusudur.

*Joe Hisaishi- Howl's Moving Castle: Favori anime filmlerimden bu filmin soundtracki de artık deha olduğunu kanıtlayan, her yapıtına kurban olduğum Joe Hisaishi'ye ait. Filmin bayıldığım ana temasının sözlere ihtiyacı yok, herşeyi anlatıyor melodisi, hem hüzünlü hem neşeli geliyor bana. Aslında gerçekten hayatımın enn bi fon müziği bu aslında, sıkça beynimin içinde çalıyorum. Howl ve Sophie'yle mutlu mesut kırlarda koşup, yürüyen şatoyla dolaşıyorum :D Nedense bu melodi hep bir yerlerde hazır oluyor, sıkça mırıldanırken buluyorum kendimi.

*Queen- Bohemian Rhapsody: Ne kadar zaman geçerse geçsin, ben yıllar sonra da Freddie Mercury'nin sesine aşık olmaya devam edicem galiba. Bu şarkı da 3 ayrı şarkının birleşimidir aslında, ilk başta bir rock grubunda alışkın olmadığımız türde bir koro ile başlar. Şarkının ikinci kısmı piyano eşliğinde ballad havasındadır, şahsi favorim "Mama just killed a man" diye başlayan bu kısımdır. 3. olarak da daha hareketli şarkının o ana kadarki havasından tamamen kopuk kısım başlar, daha o yılların rock'ına yakındır.
İşte şarkıdaki bu çeşitliliği hayata benzetiyorum, asla dinlemekten sıkılmıyorum. Zaten şu sözleri de hayatı çok güzel özetliyor: "Mama I don't wanna die, i sometimes wish i'd never been born at all"

Eveeet sıradaki kurban da Bunusevdim olsun :D Umarım hoşuna gider Bu'cum :))

26 Eylül 2010 Pazar

Sabah 12-15 yaş grubuna, akşam 65 yaşında birine İngilizce öğretmeye çalışırken gazi oldum.
Dizimden aşağısı tutmuyor, tavana asıcam kendimi, amut pozisyonunda idame ettiricem bundan gayrı yaşamımı.
En yaşlı öğrenci rekorumu yine egale ettim bu arada, durmak yok yola devam:S
O değil de 2 yıl sonra yine yeni yeniden anladım ki, çok zor lan bu meslek, heykelimi dikin, sonra da yıkın diktiğiniz heykellerimi:P

Bir örtmen cehennemin dibinden bildirdi...

22 Eylül 2010 Çarşamba

Öyle Bir Geçer Zaman Ki...


Evet sözümü tuttum canlar yazabildim sonunda. Bu sezonun en sağlam gelen dizilerinden biri olacağını tahmin etmiştim, yanılmadım da. Aslında çok dram olur diye korkmuştum, o yüzden izleme konusunda tereddütlüydüm ama yine de izledim. İyi ki de öyle yapmışım.

Çok farklı bir dizi değil bir kere. Böyle sorunlu ailelerin öykülerini izledik önceden. Liseli, aklı bir karış havada kız karakterini de gördük, aldatan bir de üste çıkan babayı da, cefakar anayı da. Çemberimde Gül Oya sağolsun ailenin büyük kızı Berrin'in öyküsüne de ufaktan aşinayız. Peki nedir bu diziyi bu kadar kıymetli yapan, Kimbap olay yerinde araştırdı^^
Verebileceğim 2 sebep var, senaryo ve oyunculuk. Öykü ve kurguda bir özgünlük yok ama işin diyaloglara dökülüşü ve bunun oyuncular tarafından canlandırılışı bambaşka. O kavga sahnelerinde kendimi ailenin bir üyesi gibi hissettim, odanın bir köşesinde ben de aynı Osman gibi kulaklarımı kapamış, duymamaya çalışıyordum. Normalde pek hazzetmediğim Erkan Petekkaya nasıl bir baba rolü yapmış öyle, gerçekten kendinden nefret ettirmeyi başarmasının yanı sıra, bazen öyle hareketleri ve sözleri oluyor ki, "Aha işte 'baba' budur" dedirtiyor. Sıklıkla babamın sinirli hallerini getirdi gözümün önüne(babam bu kadar değil Allahtan^^). Tartışma esnasında kurulan cümleler, hatta tonlamaya kadar. Çok tartışma sahnesi izledik TVde ama bu kadar gerçekçi olanını görmedim. Sadece o değil, oyunculukların hepsi ayakta alkışlanası, hele küçük ayrıntılara inince tadından yenmiyor.

Bir de dizinin süresi alıştığımız yurdum dizilerine göre kısa, yani 8de başlatıp 10a 10 kala gibi bitti, bu kadar erken bitmez genelde, o yüzden de tadı damakta bırakıyor. Yalnız dün KanalD abartıp, dizi bittiği anda araya başka program dahi girmeden tekrarını verdi, tekrarlara alışkınız ama bu oha dedirtti cidden. Özet, özel bölüm falan değil, bildiğin baştan verdi. İlginç^^

Şimdi dizide özellikle sevdiğim 2 karakter var. Biri devrimci çocuk Ahmet, biri de minik bebişim Osman. Allahım o ne tatlı bir velettir yahu, Ahmet de ne cool bir devrimcidir. Berrin'in hemencecik kapılıvermesine hatta yakalanma pahasına ona yardım etmesine sonuna kadar hak veriyorum, ben de olsam yapardım lan Berrin. Oğluşum Osman senin o elma şekeriyle lamba açışına ölünür:))

Dizinin konusundan bahsetmiycem zaten ortada. Daha da ayrıntıya girmek spoiler olur. Şahane oyunculuklar, özenli bir yapım izlemek istiyorsanız, mutlaka izleyin. Zira gerçekten kalite kokan bir iş. Hele Çemberimde Gül Oya yada Hatırla Sevgili hastası olmuşsanız bir dönem, benim gibi, kaçırmayın derim.

Dizinin müziklerine de burdan bir şukela veriyorum. Bir dönem eski Hollywood filmlerinin soundtracklerine sarmış biri olarak Ennio Morricone'u, Nino Rota'yı Henry Mancini'yi çok severim. Burda da bolca Morricone çalması ayrı bir artı gözümde. Ama tabi en güzeli diziye adını veren Erkin Koray parçası.

İzleyin, izletin :D

20 Eylül 2010 Pazartesi

Cücükler Duymasın Vol.2- The Return of The Carrot





Lisedeyim o zamanlar, TGRT'de dizilerin yayınlandığı zamanlar düşünün. İşte günlerden bir gün henüz Atv'ye geçmemiş, doğal olarak popülerleşmemiş Çocuklar Duymasın'ı izliyoruz annemle tesadüfen. İkimiz de çok eğleniyoruz. Tabi zamanla her Türk dizisinin makus talihine sahip olan bu dizinin de boku çıkıyor, Haluk'un "Bababababa" diye kızmaları, Havuç'un cep telefonu istemeleri izleyiciyi bayar hale geliyor. Her ikisi de kendi çaplarında skandallara adlarını yazdıran Tamer Karadağlı ve Pınar Altuğ da diziden ayrılınca, artık nihayet sonlanıyor bu dizi. Yine de hakkını teslim etmek lazım ki bir dönem fenomen olmayı başarmış bir dizi, ah bir de tadında bırakmayı bilseydik!

Şimdiyse ne akla hizmetse hemen hemen orijinal kadrosuyla ekranlara döndü bu dizi, malumunuz. Şimdi diziyi neden izlemediğimi maddelendiriyorum. İbret olsun izleyen varsa da uzaklaşsın.

*Aynı esprilere 10 yıl gülme gibi bir yetim yok maalesef. Misal geçen bir sahneye rastladım. Meltem bir resim almış, Haluk da "Neresi sanat, çiçek böcek işte" şeklinde yaklaşırken, Meltem her zamanki bilmiş, didaktik havasıyla karşı çıkıyordu. Onun dışında tıpatıp aynı karakterler ve benzer durumlar var. Zamanında güldük ama cep telefonu isteyen yeni bir bücürün ortaya çıkması "bu kez güldürmedi".

*Meltem ve Gönül karakterleri. Herşeye katlanırım ama bunlara asla! Trt açık öğretim programı izliyor gibi hissediyorum kendimi. Her konuşmada bir mesaj verme kaygısı, öğretici olmaya kasma. Tabi asıl suç bu yapmacık ötesi, yapay diyalogları yazan Birol Güven'de! Hikaye üretmede fena olmayabilir ama yazdığı senaryolar feci şekilde bayıyor. Bir süre sonra boğulacak gibi oluyorum. Benzer bir diğer senarist için bkz: Tayfun Güneyer.

*Birol Güven'in karısı. Ay o açılış şarkısı, çiçekler, böcekler, çocuklar gibi şen al al yüzler vs. Börrkkk kusmak istiyorum. O meleksi olduğunu sanan ama benim için katlanılması güç mıymıy ses ve o şarkı "Aynı gemide yol alııııır, ayrı dümen tutarız bu evde...." Cidden bir konuda ağzımdan laf almanız gerekiyorsa işkence için bu şarkıyı dinletebilirsiniz.

*Gerçekdışı olması. İlk bakışta gerçekçi gibi. Odun baba karakteri, titiz, kültürlü anne, ergenlik sorunları yaşayan kız, yaramaz ve istekleri bitmeyen çocuk. Şu an formül biraz değişse de özünde aynı. Bu tablo dışardan bakınca gerçekçi dursa da maalesef içine girince işler değişiyor. Diyaloglar gerçekdışı, tartışmalar keza öyle.


* Yeni gelen bücür, Havuç'un küçüklüğü. Zaten bir Havuç yeteri kadar ızdırapken, bir de bunun gelmesi. Gönül'ün oğluymuş, sahi o kadının kocasını naptılar, öldü falan mı dediler acep? Neyse mevzuya dönelim. Bu çocukta da aynı bilmişlik, aynı cep telefonu hırsı. Üzgünüm ama şunu anlayın artık komik değil! Gülmeye kasarken çene kaslarımızı ağrıtmaktan başka işe yaramıyor, üzgünüm.

* Daha pek çok sebep sayabilirim ama saymıyorum artık. Şen Yuva gibi güzelim bir diziyi bitirip, bunu devam ettiren Atv'ye yada şöyle söyliyim Şen Yuva'yı izlemeyip bunu izleyen yurdum insanına da laflar hazırladım ama neyse susuyorum!

Not: Türk tivilerinden güzel bir dizi tanıtımı yakında...

14 Eylül 2010 Salı

İlk Mim/Gönderilmemiş Mektuplar...




Eveeet, wordpress blogumda sağolsun arkadaşlarım pek çok kez mimlemişlerdi, ama blogspot aleminde ilk kez mimlenmenin haklı gururunu yaşıyorum:P
Sevgili Mia'ya mim için teşekkür ederek konusundan da bahsedelim. İstediğimiz birine mektup yazmak, ben de tam 10 yıl sonra bu sayfa hala burda durmaktaysa, biri de açıp okursa diye o kişi/lere yazdım. 2023'e mektuplar projesi vardı, ona benzedi biraz çaktırmayın. Yani 14 Eylül 2010 tarihinden 14 Eylül 2020'ye yazılmış bir mektup olacak bu.

Sevgili 14 Eylül 2020 tarihinde bu sayfayı açan kişi,

Bu astronomik uzunlukta hitap kısmından sonra sadede gelelim. Çeşitli sorularım olcak, bir yandan da şu an Türkiye neye benziyor onu bir hatırlatmak lazım sana, malum 10 yıl geçmiş aradan.
* Türkiye Cumhuriyeti hala yaşıyor mu?
* Tam olarak kaç dönüm daha toprak kaybettik, kaç kurum satıldı?
*8 sene kadar oldu AKP iktidarda, 10 yıl daha sürecek mi?
*Yakın zamanda (aslında 2 gün önce) Milli Basketbol Takımımız dünya 2.si oldu, 10 yıl içinde sporun herhangi bir dalında dünya şampiyonu olmayı başardık mı?
*Bilim alanında hala hiç bir bok yapmamış mı oliciiz?
* Hala Eurovision'da 1. olmaya kasmak, dünyaya açılma adına yaptığımız tek şey mi?
*Yaprak Dökümü hala devam ediyor mu?
*10 yıl sonra 33 yaşında olucam, acaba evlenip barklandım mı, götü göbeği saldım mı, çirkinleştim mi, mutlu muyum? (Pardon ya sen nerden bileceksin)
*10 yıl sonra uzak doğudan sıkılmış olurum muhtemelen, ama belki de burda Koreli/Japon/Diğer kocamla mutlu resimlerim olur? Görebiliyor musun öyle bir şey, dikkatli bak! (Yine kişisel, olsun belki beni tanıyan biri girer:))
*Blogu kaç kişi izliyor? Blogun yazarı-yani bendeniz- herhangi bir kitap neyin çıkarmış mıyım? (pucca wanna be/ ahahaha şaka be yükseklerde gözüm yok anacım)

Çok ütopik oldu sanki, Arkadaşım sen bana en iyisi sağlıklı, mutlu olduğumu ve vatanımın çok toprak kaybetmeyip, kuruluş ideolojisinin de çok dışına çıkmadan yoluna devam ettiğini söyle yeter...

Kib, sçs, öpt, bye:D:D (Bak bu tamamen geyik, anlamazsın belki neme lazım, espri anlayışı değişmiştir.


14 Eylül 2010'dan Sevgiler
-KimbapSushi-
Edit: Bunun bir mim olduğunu unutup öyle bitirivermişim.
Mimlenenler: Astrea, Sermin ve Sadako mimlendiniz canlar:)))

12 Eylül 2010 Pazar

AKP Bir Kez Daha Toplumu Bölme Planını Başarıyla Gerçekleştirdi. Yeni Kimlik: Evetçiler ve Hayırcılar.

Koyunuz ya kendimizi gütmeye birilerini arıyoruz.
Buldunuz işte tepe tepe kullan(ıl)ın.
Adamı kendi memleketinden soğuttunuz lan, yaşamak istemiyorum bu memlekette...

Edit: Buradaki bir ifadeyi kaldırdım, bir anlık sinirle yazılmıştı. Bariz bir hakaret olduğundan zaten yazdığım anda pişman olmuştum.
Bu editi koyma nedenim de korkakça onu silip kaçmış gibi görünmeyi istememem, bir de son 1 gündür nette çeşitli ortamlarda dönen tartışmalarla ilgili bir kaç kelam etmek. Özellikle bir forumdaki atışmada okuduğumdan anladığım kadarıyla "evet"çi "hayır"cı şeklinde (tam da RTE'nin itediği gibi) kutuplaşan güruhun genel tartışma mevzularından bahsedicem.

Öncelikle üzgünüm ama yukardaki görüşlerden pişmanlık duymuyorum. "Demokrasi"nin adım adım diktatörlüğe giden bir "lider"den geleceğine inanmıyorum. Bu partinin samimiyetine inanmıyorum. Ben herhangi bir partiyi ise savunmuyorum. Politikayı genel olarak sevmem ve bugüne kadar bana gerçekten "samimi" gelen tek bir siyasi lider de hatırlamıyorum. Bu yüzden tüm "hayır"cıların CHPci gibi görünmesinden de rahatsızım.
Kendimi tanımlamam gerekirse ülkesini seven, laik ve kemalist biri olduğumu söyleyebilirim. Ama doğru artık bu memlekette Atatürkçü olduğunu belirtmek bile suçtu değil mi, unutmuşum pardon. Put mu geçti aklınızdan, evet Atatürk'e put gibi de taparım.
Her şeyi kendi kontrolü altına almak isteyen, halka yeni haklar tanıyoruz mavraları atıp tek hakkı kendi safındakilere tanıyan, her kurumu yönlendirmek isteyen son anayasa değişimiyle de bu yolda büyük bir adım daha atan bir partiyi sırf türbanlı haklarını savunuyor diye tutanlar için daha iyi bir alternatif yok ne yazık ki.
Ama bu anayasa değişimine "Hayır" demenin, türbanlıları aşağılamak veya CHPli olmakla eşdeğer olduğunun nereden çıkarıldığını da merak ediyorum açıkçası.
Kafamıza göre kategorize etmeye devam edersek, götümüzden element uydurursak^^ ötekileştirmeye de devam ederiz o zaman, üzgünüm.
Bu anayasa değişimine hayır dememin sebebi yada AKP'ye karşı olmamın sebebi kesinlikle türbanlılar değildir. Türbanlılara karşı değilim ama kapanma olayına fikren karşıyım bunu da belirteyim. Ancak bu etrafımda kapalıların olmasını engellemez. Bunu aynı farklı takım tutan biriyle arkadaş olmak yada bir komünistle bir ülkücünün(!) arkadaşlığı gibi görürüm.
Bu partiye karşı çıkmamın en önemli sebebi eline geçen herşeyi satması ve her şeyi kendi tekeline alma konusundaki bitmek bilmez hırsıdır. Bir şekilde benim bir kaç hakkımı savunuyor diye de vatanımı karış karış satmasını hoş göremem bazıları gibi. Allah aşkına türbandan bahsediyoruz, okuluna daha rahat girmek mi daha önemlidir, vatanının kan dökülerek kazanılmış topraklarının satılması mı?
Hiç kimse de çıkıp bir şeyleri ajite etmesin, çok acı çektik demesin. Zamanında kanlarıyla bu toprakları savunanların kemiklerinin sızladığının çeyreği kadar bile acı çekmediniz, üzgünüm.

12 Dev Adam Bu Kez Gerçekten "Dev"


Evet yıllardır Athena sağolsun milli takımımızın her maçında haykıra haykıra söylüyoruz şu marşı ama hiç bu kadar anlamlı olmamıştı. Öncelikle kocaman bir Teşekkürler hepsine burdan :D
Aslında izlemek istemiyordum başta, çünkü hem çok geriliyorum izlerken hem de sanki ben izleyince uğursuzluk getiriyormuşum gibi. Normalde tam bir mantık insanıyım ve ruhani şeylerden hayli uzağım ama böyle garip bir düşünceye kapıldım işte.

Olay günü Astrea bizde kalmak üzere geldi, akşam öyle içeriz diye çıktık. Ama tabi içmek için Alsancak Kıbrıs Şehitleri'nde Muzaffer İzgü Sokağına oturursanız, maçı izlemekten başka çareniz kalmaz. Etrafımdaki onlarca TV'yi görünce tüm uğursuzluğumu unutup, hemen izlemeye başladım tabi.
İlk basketin ardından maçın sonlarına kadar öne geçemedik malumunuz, o yüzden biz de bunalımlardan bunalımlara koşarak, bir yandan arka masadaki angut adamın saçma konuşmalarını çekmek zorunda kalarak maçın son çeyreğine geldik.

Bu arada ben Tanjevic'le ruhsal iletişim kurabildiğimi fark ettim. Ne zaman masaya dönüp bilmiş bir Hıncal Uluç edasıyla "Tanjevic şimdi mola almalı" desem aldı, hatta en son "Sinan'ı çıkarmalı şimdi hacı" dediğimde çıkardı ki ben bile kendimden korktum.
Son çeyrekte aklımda olan şeyi sonunda masadakilerle paylaşarak "Ya ben ne zaman bakmasam sayı oluyor, izlemesem mi acaba" dedim, çünkü ne zaman masadaki patates yada fıstıklara gömülsem, ne zaman Astrea'yla bir şeyler konuşsam sokaktan alkışlar, tezahüratlar yükselmekteydi. Bunu duyan ablam da hemen "Harbi Kimbap sakın bakma ekrana" dedi.

Emin olun spor seven, hele böyle milli maçlar yada Fenerbahçe maçlarında heyecandan kendinden geçen biri için çok zordu. Yüzlerce insanın ve onlarca plazmanın olduğu bir sokakta maçı izleyememek. Resmen sinirden çıldırdım, kah yumruğumu sıktım kah kendimi fıstığa verdim (fıstık benim olacak...) Ama bakmamam meyvesini verdi hemen. Zaten maçın sonlarını anlatmama gerek yok. İşte o başarının mimarı benim^^

Zaten kendimize totemlerden totem beğendik. Birileri konfeti saçan bir şey patlattı (adı ne bilmem, konfetimatik? :)) masamıza bir tanesi düşünce hemen onu uğur belledik yada ablam maçın başında topu biz kaparsak maçı biz alıcaz demektir dedi, öyle de oldu. Sonuç olarak pozisyonları hem de en baba pozisyonları o an göremeyince sinirimi alkıştan çıkararak avuçlarımı patlattım. Herkes Tvye bakarken ben kulağımın dibinde bana an an maçı anlatan Astrea'yı dinleyip, bir yandan ablamın tepkilerini izleyerek maçın gidişatından haberdar oldum. Ablamın tepkileri komikti yalnız, eğlendim hehehe.

Sokağı da tribüne çevirdik. Hatta biri işi abartıp mikrofon yada hoparlör gibi bir şeyle ortamı coşturdu. Maçın bittiğini sonradan anlayıp ayağa kalkıp "Roarr Türkiyeeeeee Aslanlarım Kaplanlarım" şeklinde coşan bendenize de alkış. Yaşlı nineler gibiydim, millet sevindikçe bizimkilere soruyorum "Noldu noldu" diye, Astrea da garibim sayemde maç spikeri kıvamına geldi. "Şimdi 3lük attık, serbest atışı 1i girmedi, yapma Ömer yapma bunu. Hidayet'ten akıl dolu bir pas" vb. Tv'nin sesini gürültüden duyamıyorduk malum:)
Bir de arka masadaki denyo olmayaydı:))

Bu akşamki maç için bol şans diliyorum takımımıza. Artık ilk 2deyiz yani bu bizim için tarihi bir başarı ama gerçekçi olmayı bir yana bırakıp neden şampiyon olmayalım diyorum, o mutluluğu düşünemiyorum :D
Yarın umarım bir zafer yazısı yazabilirim :))))