7 Eylül 2010 Salı

Ben Bugün Bunu Gördüm!

Günün Sorusu: Az önce alışverişten geldim, fişte görünen kola (ki alışverişimin en nadide parçası) torbalardan çıkmadı! Sizce 1.49 lira için tekrar yol tepip kolanın akıbetini sormaya değer mi? Torbalardan biri delik ondan düşmüş olabilir mi? Eğer düştüyse ben fark edemeyecek, sesini duyamayacak kadar dangalak olabilir miyim? Bugün gitmeyip yarına ertelesem kolayı alma şansını kaçırmış olur muyum? Birileri cevaplarsa (tabi en kısa zamanda, cevap bana şimdi lazım) sevinirim.

*Şimdi bugüne dönelim. Yine boktan bir gün o anlaşıldı daha en başından. Sabah aynaya bakınca Darwin'in ne kadar haklı olduğunu bir kez daha anladım. Zira tek başıma maymunlardan evrildiğimizin kanıtı gibiyim. Sanki çok küçüklermiş gibi daha da büyüyen gözler ve burun! Ekstra hazırlığa ihtiyaç duymadan her türlü cadı rolünü kapabileceğim "ot"lukta saçlar. Offf Alien Returns!

* Bunun üzerine evde yiyecek hiç bir şeyin olmaması! Corn flakes var süt yok, ekmek var peynir yok vb. Ben de üşengeçlikten ancak 4e doğru dışarı çıktım bir şeyler almaya. Zaten reflüden şüpheleniyordum, bugün aç karnına abandığım kahve+sigaradan sonra kesin artık.

* Bu maymun halimle markete gidemezdim. Ben de kokoşlar gibi makyaj yaptım, akşam çıkarken bile giymediğim cafcaflı straplez bir body giydim. Sonra kendimi moron gibi hissettim.

* Bayramda iki kardeş kaldık. Ablacuum yanıma gelcek artık burda içerek falan bir bayram kutlaması yaparız:P Yani bayram delisi olmadım hiç ama garip hissettim, annem ve babam bir yakının vefatından dolayı şehir dışına çıktılar. İlk kez ayrıyız bir bayramda, hadi bakalım.

* Dün maaşımı aldığımda döktüğüm sevinç gözyaşları bugünkü alışverişin ardından kan ağlamaya dönüştü. Yaklaşan aidat, ödenmesi gereken faturalar da cabası.

* Böyle mutsuz günlerde yüzümde oluşan annesiyle amcasının kırıştırdığını yeni öğrenen Küçük Emrah ifadesine biri dur demeli. Valla geyik değil, oluyor böyle bişey. Yolda yürürken o kaşların istemsizce şekil değiştirdiğini fark ediyor deli gönül, ama heyhat dur diyemiyor. Yaralııııııııyam...

4 Eylül 2010 Cumartesi

Herkes Sevdiği Halde Nefret Edilen Şeyler-Volume 1


Düşündüm taşındım, kendimle yüzleştim, kah ormanda yürüyüşe çıkıp kah okyanusa dalıp (evet sırf bunun için yurtdışına çıktım) kendimle konuştum, 5n1k uyguladım, "ben kimim" dedim, "sevgi neydi" dedim, "babam böyle pasta yapmayı nerden öğrendi" diye kritik sorular sordum kendime. Bir aynaya bakmak gibiydi, korkmuştum, bir ürperti duyumsadım.

Muhahah korktunuz değil mi, ben de bu kadar dayanabildim zaten. Neyse ya bunların hiç birini yapmadım, kendimi tanıyorum. Bir şeylere gıcık olmak için yaratılmışım. Hele bazı günler öyle bir nefretle doluyorum ki herkese ve herşeye kusuyorum. Merak etmeyin benimki zararsız. Genelde şöyle gelişir. Kahvaltı esnasında"Bu peynir bozuk, bu markayı hiç sevmiyorum", Tv izlerken "Gerizekalı kaltaklar, kolay yoldan ünlü olun yetenek sıfır, bunların kafalarını alıp duvarlara sürteceksin", dışarı çıkıldığında "Şu kızın giyimine bak, oha yani abartsaymış. Bir de sevgililerin yanına kuyruk olmuş." Bu vb. ifadeleri bazen fark etmeden öyle abartıyorum ki, beni iyi tanıyan bir arkadaşım varsa yanımda yine nefret saçıyorsun der geçer, ama tanımayana tam bir ızdırap, kabul ediyorum^^

Neyse ya, benim amacım böyle uzatmadan maddelemekti mevzuyu, biraz sözlük tadında bir yazı olacak gibi. Burda yazacaklarım genelde herkesçe sevilen ama benim hiç hazzetmediğim şeylerdir. Eminim unuttuğum tonlarca şey olacak çünkü liste kabarık.

Lady Gaga

Lady Gaga mısın paçalı mısın her neysen, nefret ediyorum lan senden. True Blood'ı izleme sebebim Eric'i yediğin klibe bile katlandım lan. Çirkinsin bir kere kabul et. Ses desen bence hiç bir özelliği yok, gayet düz hatta fazla düz. Olay tamamen ilgi çekici imaj+müzikal altyapıya kalıyor. Şarkılarının dumtısçaktıs her mekanda (rock barda bile çalıyo lan, beri blues'u da bozdunuz yazıklar olsun!) çalmasının sebebi gaza getirici etkisi. Bu ise senin "şahane" sesin "müthiş" kabiliyetinden ziyade tamamen şarkının altyapısında barnağı olan aranjör mü artık ne diyorsanız onlara kalıyor. Ya eminim seveni çok, belki herkes "Ne diyon sen yavaşşş" diyecek yada "Duygularıma tercüman oldun bebeğim, mucx" dersiniz bilemem ama ben hiç hoşlaşmıyorum kendisinden.

Eternal Sunshine of The Spotless Mind



Ya arkadaş ne umutlarla izledim ben bu filmi zamanında, orijinalini bile aldım (allahtan abartıp Dvd almamış, Vcd'yle yetinmişim). Bak bu maddeye itiraz bekliyorum açıkçası, herkes bayılıyor zira. Tamam iyiydi hoştu da öyle über, süpersonik, yüzyılın filmi hali de yoktu. Zamanında facebook hedemi kapatmamın sebebi herkesin bu filmin fanı olmasıydı. Arkadaş ortamlarında lafı açılınca gözlerinden kalpler çıkaran bir güruh ve "Ne güzel filmdi baba" diyerek kederlenmeler. Yok efendim Jim Carrey ilk kez böyle bir rolde oynamış da, görüntüleriymiş, kurgusuymuş da falanfeşmekan. 2 karlı okyanuslu görüntü koy, oh senden büyüğü yok artık! Bir de baş karaktere hafif dengesiz ama sevimli, cool bir hava kat. Hemen oyuncu da film de yerlere göklere sığdırılamasın. Biliyorum şu anda tam bir sanat düşmanı odun gibi geliyorum size, ama sevmedim beyler yapacak bir şey yok.
Mantar


O kaygan, sert mi yumuşak mı belirsiz şey, bir böcek yiyormuş hissi, bir tedirginlik. Tat desen tat yok, koku desen o da yok. Bizim de aksi gibi tüm aile bayılır, bundan yemek yapıldıysa ama doğduklarına pişman ediyorum ben onlarııııı, dur seeeen! Alıp o tencereyi camdan atıyorum, sonra hepsini diziyorum karşıma yer misin yemez misin! Tamam bunları yap(a)masam da bir cıngar çıkarmadan bırakmıyorum. Pizzayı herkes bitirdiğinde ben yeni başlıyorum, bu deyyusları ayıklıyorum.

The Big Bang Theory



Geçenlerde diğer blogda Ninsan'la yaptık bunun muhabbetini ama baştan söliim zamanında ilk 2 bölümünü falan izlemiştim, o yüzden bu çok hödükçe ve önyargılı bir madde olabilir. Ama sevmedim napim? Karakterler çok itici, o geek tipler, hepsi iticilikte sınır tanımıyor. Güya güzel olan sarışın kıza diyecek söz bulamıyorum. Bir de hep aynı durum, basit durumları, olayları bilimselliğe döken, sosyallikten yoksun bir grup inek. Eee tamam nereye kadar gülcez. Üstelik şahane espriler de değil. Atıyorum şöyle bişey: "Sence bu kız neden benden kaçtı?" "Hmmmm belki vücut ısısında heyecanlı anlarda artışa geçme durumunun bilmemne zamazingosunun zortlaması" Gülüşmeler...

İşte bende hiç bir zaman o gülüşmeler olmadı (hiç bir zaman dediği 2 bölüm^^) Bir de herşey abartılmıyor mu, 2 gönderme yap senden iyisi yok. Ne var bunda, Star Wars'a mı yapmak istiyorsun, at uygun bir yere "I'm your father" repliği, senden zekisi yok.Üzgünüm otur sıfır:)

You're Beautiful & Boys Over Flowers



Şu şekerler de olmasa çekilmezdi^^

Şimdi öncelikle şunu söliim, bu blogu uzak doğudan "uzak" tutsam da hayatımın önemli bir bölümünü ele geçirmiş bir şeyi tamamen es geçemem. Bu yüzden nacizane şu 2 kdramayı iliştiriverdim.

Öncelikle bu tam bir nefret değil, zaten Kore'ye ait bir şeyden hiç bir zaman o kadar nefret edemem^^ İzlerken sıkılmadım falan da hep aklımdan "Offf çok klişe" gibi şeyler geçti. Go Mi Nam ve Jan Di'ye olan nefretimi ise fırsat bulduğum her yerde belirttim sanırım. Yani esas hatunlar bu kadar yıvvvrannnç olmayaydı, belki daha güzel bir şekilde anardım bu 2 diziyi.


Yine de You're Beautiful'daki acayip komik sahneleri (misal domuz kovalama) es geçemem bu yüzden bir tık önde, BOF'nin yanında. BOF yerine ise her zaman japon versiyonu Hana Yori Dango'yu tercih ederim zaten, eh o zaman sorun çözüldü, hadi diğer maddeye geçelim.
Titanic

Hiç etkilenmedim, beğenmedim. İzlediğim anda unuttum. Leo'yu tıfıl olarak bir aşk filminde izlemek istersem zibilyon kez izlediğim ama vazgeçemediğim Romeo&Juliet var, onu izlerim. Herhalde az sayıda kişiden biriyim ama yok arkadaş, Kate Winslet'ın o dombili yüzü, Leo'nun bızdık halleri, güvertede sarılma klişesi falan hiç gelemem.

Angelina Jolie



Valla billa kıskançlık değil, beğendiğim pek çok hatun var, hatta sayısız ama bu kadını beğenemedim. Mavi iri göz, dolgun dudak, siyah saç üçlemesi herkesin dibini düşürmek zorunda değil. Bir kere suratı çok ebleh ve bir "fazlalık" var (öyle düşündüğün fazlalık değil, bir dinle)

Yani aşırılık var, dudaklar fazla kalın, gözler çok iri. Vücudu da aksine fazla ince, o vücuda o koca kafa, abartılı yüz. Bakmak yoruyor. (Oha be abarttım gibi, kadını ucube yaptım çıkardım) Neyse bu kadının daha güzeli var halis muhlis Türk malı, Sultan dururken bakmam yüzüne. Üzülme Angie seni seven çok nasılsa^^



Marlboro/Parliament




Özellikle Parliament'ten hiç hoşlanmam, Marlboro belki. Pahalı herşey o kadar da güzel olmuyormuş demekki. Ben başladım başlayalı kullandığım Winston Box'ımla mutluyum.

Msn

Bizim zamanımızda, çook eskilerde Icq vardı, pek popülerdi çocuğum. Öyle facebook gibi bilgileri yazıp bulurdun milleti. Bu yüzden tanımadıklarınla da konuşabilirdin. Birine ulaşmanın en kolay yolu destansı (Örn:256818840284) Icq numarasını almaktı. Mesaj gelince "Aao" diye bir ses çıkardı, pek şirin. İşte ben o günlerde kaldım, Kalbim Icq'da Kaldı yeni bestem^^ Msn'e alışmak da değil sorun. Bir çevrimiçi oluyorum, kimse yazmıyor, sonra "meşgul"e geçiyorum, dizi izlemeye başlıyorum milletin yazacağı tutuyor. Böyle pek çok kıllığı var, sevmiyorum lan daha da asosyal olcam.


Telefonda konuşmak


Her zaman olmaz bu, bazı günler. Bazen cidden zulüm gelir, ama zaten karşımdakini angut yerine koymam o zaman açmaz sonra kendim ararım (aman ne saygılıyım dimi) Aslında bazı kişilerle belli kişilerle konuşmak işkencedir. Mesela bir arkadaşımla telefonda geyiğe bir dalarız dakikalar boyunca sadece gülme sesleri duyulur. Bazılarında ise daha doğrusu samimi olunmayan kişilerde sessizlikler olur, ne diyeceğini bilemezsin en son kapatalım o zaman dersin, böyle götoş durumlar. En güzeli tam gülüşürken "Hadi bakalım öptüm görüşürüz" tarzında bitirmek, böyle cool bir hava katmaktır olaya.
Neyse ki konuşmaktan hoşlanmadıklarım artık hayatımda artık yok, yada ben görüşmüyorum. Böylece telefonum çalınca buhranlar geçirmeme gerek kalmıyor.
*Baktım ki bu liste bitecek gibi değil, dedim artık burda keseyim. Bu arada TopTen listesi değildir, yani sıralama yoktur. Bu yazının devamı gelebileceğinden Volume 1 diyorum.

Herkes Nefret Ettiği Halde Sevilen Şeyler, çok yakında...

29 Ağustos 2010 Pazar

Kana Susamış Bir Vettel!

*Vettel ne diyeyim ben sana Allah'ından bul ulan! Tuttuğum pilotun yarışına, hatta tüm senesine, belki de kariyerine ne kastın var be. Bu ne hırs ulan ortalığı birbirine kattın, herşeyi bıraktım milletin canına kastın olduğunu düşünmeye başladım.

*Button'a üzüldüm, hem de çok. Ah Vettel tam sopalıksın ulen!

* Alonso için de üzgünüm, son zamanlarda iyice gözümden düşse de eski alışkanlık, vazgeçemiyorum. Yine de kazanmasını istiyorum. Ama yarış dışı kalana kadar güzel ataklar izledik Alonso'dan, en azından yarışı keyifli hale getirdi.

*Onu bunu bırakalım da herşeye rağmen güzel bir yarıştı, çok heyecanlıydı (Vettel sağolsun!) Hatta bu sezonun en hareketli yarışlarındandı.

* Kobayashi'nin aldığı puan Japon yanımı ziyadesiyle mutlu etti. Hadi bakalım hedef podyum:)

*Hamilton seni sevmiyorum sevemiyorum. Bundan sonrası için Button'ın şansı oldukça azaldığından sana karşı Webber'i tutabilirim, haberin ola :)

* 2 hafta sonra İtalya'da Vettel'in durulması dileğiyle sonlandırıyorum^^

24 Ağustos 2010 Salı

Günlük gibi değil gibi...

* Bugün 8 yazıyla sekiz kez evet yanlış duymadınız ssssseeeekiiiizzzz kez otobüse binerek yine kendime ait 5 kez otobüse binme rekorunu egale ettim. Bir sonraki hedefim rekorlar kitabına girmek.

* Eve dönerken Notre Dame'ın Kamburu'nda Quasimodo (acaba doğru mu yazdım ama gugıllayamıcam şimdi) rolü için teklif aldım, bir kaç kişi üzerime bastı aldırmadım. Bundan sonraki hayatımı sürüngen olarak geçirmeyi planlıyorum. Çok yorgunum ulan!

* Kargo şirketleri bok gibi şeylermiş afedersin. Adam olun delüğanlu olun verdiğiniz sözü tutun ibişler!!! Mersinlerden arkadaşım ViAyPi (VIP) ilen yollamış, arkadaşım veri important pörsındır demiş, verilen saatten 2,5 saat geç getiren yurtiçi kargoyu burda ifşa ediyorum, ayrıca 1 gün gecikerek daha da bokunu çıkaran PTT Kargoya laflar hazırladım!

* Bugün İzmir'i yine sevdim, daha da çok sevdim. 52864 kişiye gubuk sorular sordum, hepsi sabırla cevapladı, yönlendirdi sağolsunlar. İçerde müşteri beklediği halde dükkanından dışarı çıkıp yol tarif eden bakkal amca, aptal sorularımla beynini siktiğim halde sabırla cevaplayan şoför amca, benimle kargo şirketine kadar yürüyen teyze, Hatay'da durakta ettiği yardım yetmiyormuş gibi Buca'da inince yanıma gelip hangi otobüse bineceğimi gösteren arkadaş, hepinize kokulu öpücükler. (Ay pardon kendimi bir an Seda Sayan sandım)

*Neyse ki bugün bolca rüzgar esti, ama yine de amele yanığı olmaktan kurtulamadım.

*Bugün bir kez daha "90 dkda ikinci otobüs beleş" olayına şükrettim. Yoksa bilanço çok daha ağır olabilirdi!

* Bugün ne öğrendim? Bir kez daha evrak işlerinin boktan işler olduğunu öğrendim.

*Günün özlü sözü: Siz siz olun kimseye söz vermeyin!

* Günün sorusu: Eve gelir gelmez dizi indirmeye başlıyorsam durum ne kadar vahimdir? Gerçekçi olun lütfen!

19 Ağustos 2010 Perşembe

Watashi wa Himono Onna Desu!

Korkmayın bilmeyenlere bu başlığın anlamı açıklanacak, hatta yazının amacı bu. Şimdi ben bu tür uzak doğu mevzularını diğer blogda hallediyorum malumunuz, ama bu sanıldığı gibi uzak doğuyla ilgili değil tamamen kişisel bir yazı olcek.

Dün sonunda Hotaru no Hikari'ye başladım. Blogu takip edenler biliyordur eminim ama bilmeyenler için bilgi verirsek, romantik komedi türünde bir jdrama (yani japon dizisi). Dün başlamama rağmen gece 6 bölüm izledim, az sonra da devam edicem umarım, diziyle ilgili yakında diğer blogumda bir şeyler yazarım zaten ama buraya almamın nedeni şudur. Dizideki kızımız için kullanılan bir tabir "himono onna". Bense izlerken dehşet içinde bir himono onna olduğumu fark ettim!!! (Bu blogda daha önce yazdığım şu bilgisayarla ilgili yazımda da hikikomori olduğumu fark etmiştim, vahh bana)

Şimdi himono onna'nın ne olduğuna maddelerle ve resimlerle bakarken, o özelliği taşıdığımı kanıtliciim sizlere. Bunu bir himono onna testi olarak düşünüp, siz de öyle olup olmadığınıza bakabilirsiniz. Başlamadan da şu bilgiyi vereyim, yalnız yaşıyorum. Hadi bakalım o zamannn!



* İlk özellik 20li yaşların ortasında bir bayan olmak! Ben 23 yaşındayım ama az kaldı sayılır o yüzden çekinmeden tick atılmıştır!




* 2.si ise işte süslü, parlak giyinip eve gelir gelmez ışık hızıyla pijamaları geçirmek. Saçları samuray tarzı tepeden toplamak. Evet doğru tahmin, tamam çok süslü değilim ama en azından sıkça topuklu giyerim, eve gelince ise üstümdekilerle 5 dk bile durmam ilk işim odama koşup onlardan kurtulup, aptal piyamalarımı giyip, makyajımı silmek olur. Saçımı tepeden toplar yada topuz yaparım. Popo kaşımaktan da bahsetmiş, dürüst olalım, prenses ayağına yatmayalım, hepimiz yapmışızdır (lütfen yaptığınızı söyleyin). Bir tick daha:(



*3.sü çerez, bira, abur cubura vermek kendini. Dışarı çıkmamak, işten doğruca eve gelmek. Bu noktada fena değilim. Birayı evde içmeyi sevmem pek, bir de o kadar asosyal değilim, ama şu aralar arkadaşlarım teker teker yuvadan uçtuğundan daha bir ev kuşuyum genele göre. O yüzden bu maddeye yarım tick atıyoruzz.




*4.sü abur cubur, dergi, manga dağının arasında yastığa sarılıp yuvarlanmak, herşeyi elini uzatıp rahatça ulaşabileceğin mesafeye koymak. Bu maddeyi biraz daha farklı olsa da uyguluyorum. Yastık ve minderler ayrılmaz arkadaşım, bu madde tamam. Abur cubur yerine sigara, yanında bazen su bazen kola, bu da tamam. Mangaları bilgisayardan okuyorum, yani tüm o dergi yığını yerine emektar laptop'umu koyarsak bu madde de tamam. Tick atıldı.



*5.si ise kendi kendine, televizyonla yada bahçeye gelen kediyle konuşmak. Ben sadece tv değil, laptoptan bilgisayara daha geniş bir alanda bu maddeyi uyguluyorum. Daha da acısı, geçenlerde her zamanki gibi laptop başındayken(!) balkondan kumru sesi duydum, bir yandan yavaşça ürkütmeden tombik kumrulara yaklaşmaya çalışırken, bir yandan ağzımla kumru sesi çıkarmaya çalıştım!!! Ardından da konuşmaya başladım "Oy sen benim yalnızlığımı paylaşmaya mı geldin tombik kumru, kaçma benden" şeklinde(bunu gerçekten yaptım, çok utanıyorum bakmayın) Allah'tan en üst kattayım, umarım kimse duymamıştır. Yoksa deli gömleğini üzerime geçirmeleri an meselesi! Bu maddeye de kocaman bir tick atıldı!



Puanlama: 0-2 tick:Kurtuldun himono onna değilsin'
2-3.5 tick: Dikkat et, her an himono onna olabilirsin!
3.5-5 tick: Üzgünüm sen de bendensin!

Kıssadan hisse: Evet 4.5 tickle malesef ben bir himono onnayım, hatta dizideki Hotaru benden çok daha iyi vaziyette. Şu blogu açmak bana yaramadı valla, hergün yeni bir boktan özelliğimi/rahatsızlığımı farkediyorum. Hadi bakalım, sizler ne kadar himono onnasınız. (Bu ne be, internetteki salak testlere döndü burası)
İşte sonum böyle olacak!

13 Ağustos 2010 Cuma

Çakıl Taşları - Farklı Bir Gençlik Dizisi


Herhalde son bir kaç senedir tek sevdiğim Türk dizisi oldu bu. Yani sevdim derken öyle delicesine takip ettiğim, ayılıp bayıldığım yok, ama gönül rahatlığıyla beğendiğimi söyleyebilirim.
2 hafta kadar önce annemleri ziyarete gitmiştim. Eh benim de tek tv izlediğim zamanlar o zamanlar oluyor, kendi evimde toz bağlıyor tv, açtığımda da film izliyorum genelde. Neyse kanalları dolaşırken Fox Tv'de dizinin açılış jeneriğine rastladım, baktım görüntüler hoş, müzik olarak da hemşehrim Umut Kaya'nın şarkısı çalıyor (ki dizinin tüm müzikleri de ona aitmiş) dedim ben biraz kalayım bu kanalda.

Şu aralar 145. sezonuyla boku çıktığı halde devam eden Kavak Yelleri ve ilk bölümden sıçıp her hafta sıvamaya devam eden Küçük Sırlar ibişkosunun "gençlik dizileri" olarak yayınlandığı şu zor günlerde bana çok daha eli yüzü düzgün geldi. Aslında bu ne kadar doğrudur bilemiyorum çünkü sadece 3. bölümünü izleyerek yapıyorum bu değerlendirmeyi.

Şimdi konuya değinelim kısaca, dizi aslında bir filmden esinlenerek çekilmiş, bana göre en takdir edilesi özelliklerinden biri bunu saklamayıp esinlendikleri kişilere kapanış jeneriğinde teşekkür etmeleri. Biz çalıp çırpmaya alışkın olduğumuzdan bana oldukça ilginç geldi bu. Konumuz kısaca üniversiteyi kazanamayanların öyküsü. Hep kazananlar anlatılıyor, bir de diğerlerinin hikayesini anlatalım denmiş sanırım. Bu kazanamayan 5 kişilik ekibin yolu bir hoca ile ve dolayısıyla birbirleriyle kesişiyor. Bu hocadan eğitim alırken sadece sınava değil hayata da yönelik pek çok şey öğreniyorlar. Görünüşe göre yavaşça dostlukları da güçlenecek, şimdiden öyle gibi zaten. Bu 5 genç aynı zamanda ailelerine de kazandıkları yalanını söylüyor, onu da not düşelim.

Dizinin kaliteli bir oyuncu kadrosu var. Bunun yanında ben en çok komedi yönünü sevdim, özellikle 3. bölümde kahkahalarımı tutamadım. Dizide sadece yakışıklı çocuk bulalım denmemiş, başroldeki mavi gözlü çocuk beni çok da eğlendirdi açıkçası. O ve ailesinin olduğu sahneler ekstra eğlenceliydi. Umut Kaya'yı çok sevmezdim ama şarkıları bu diziye çok yakışmış.

Zamanla bozmayacağını umuyorum, tutunabilirse ve özünü koruyabilirse bence süper olabilir.
Bu yazıyı da Fox'ta rastlayınca yazmaya başladım, yani an itibariyle açıp şansınızı deneyebilirsiniz. Bu da sanırım ilk ve son Türk dizi tanıtımım olacak, haydi görüşürüz^^

8 Ağustos 2010 Pazar

Inception/Başlangıç- Adamlar Yapmış Yine!




Bir süredir her yerde adını duymaktaydım bu filmi. Geçen sene olsa hemen araştırırdım kimler oynuyor, yönetmen kim, konu ne, hemen fragmanını da izlerdim. Ancak bu sene Hollywood'dan uzaklaştığım için bu tür şeylerden haberim olmuyor haliyle. Astrea ile gitmeye karar verdik nitekim, Prestij'in yönetmeninden olduğunu duyunca zaten bizim için olay bitmişti. Christopher abime olan sonsuz güvenimden dolayı kendimi tereddütsüz bilet alırken buluverdim.


Benim milyonlarca düşme tehlikesi atlatmam, türlü çeşit sakarlıklarım, kovalarla dolaşan çingene çocuklar gibi bir dizi irili ufaklı tehlikeyi atlattıktan sonra sinema salonunda koltuklarımıza kurulmayı başardık. Özellikle filmle ilgili hiçbir şey okumadan gittim ki herşeyi filmde göreyim sürpriz olsun, heyecan olsun. Film başlar başlamaz bana küçük bir sürpriz yaptı. Baktım "Çotto" falan diyorlar, "Aha" dedim "Japonca konuşuyu ya bunlar" heyecanlı bir sesle. İkinci sürpriz ise ekranda gördüğüm tanıdık bir çekik oldu, hemen Astrea'ya büyük bir coşkuyla dönüp "Ken Watanabe bu yauu, çok benziyor". Kendisi sevdiğim çekiklerdendi, hatta diğer blogumdaki Kalbe Zarar Japonlar yazımda mansiyon kısmında adını geçirmiştim yanlış hatırlamıyorsam. Nitekim Astrea eve gidince derin araştırmalara girmiş ve tahminimin doğru olduğunu görmüş. Bu benim için filme 1-0 önde başlamak demekti, ne yapmış etmiş yine Japonlarla alakalı bir şeyler bulmuştum.




Büyüksün Ken abi :)

"2 saattir konuşuyorsun bir Inception demedin" dediğinizi duyar gibiyim. Tamam artık filme dönelim, önce kısa bir özetlersek. Film benim gibi Freudsever, bilinçaltı ve rüya mevzularına meraklı kişicanlar için pek çok şey vaadediyor, nitekim dostum Astrea da öyle olduğundan filmden gayet keyif aldık. İkimiz de film izlerken çenesini tutamayan insanlar olmamıza rağmen bir süre sonra kaptırdık kendimizi ve konuşmaları kaçırmamak için suspus filme dalıverdik. (Tabi ben salonda her sessizlik olduğunda bağırarak konuşmamla çeşitli rezilliklere imza attım, gülme krizimizden bahsetmiyorum bile)


Film insanların rüyalarına girmenin mümkün olduğu bir dönemde geçiyor. Leonardo'nun oynadığı karakter de bu alanda çalışan arkadaşlardan biri. Ancak o bu konuda fazlaca uzmanlaşmış, deyim yerindeyse aşmış. Rüya içinde başka rüyalar da yaratabiliyor, hatta daha ileri giderek rüya esnasında o kişiye sahip olmadığı düşünceleri bile aşılama gibi istekleri var. Peki aksiyon nerde başlıyor? Leo'nun karakteri (adını hatılayamıcam idare edin) çocuklarından ayrı kalmış bir şekilde, amacı onların yanına dönmek. Bu yüzden de Ken abimizle bir anlaşma yapıyor, buna göre Ken abinin seçtiği birine 3 katmanlı bir rüya hazırlayacaklar ve o esnada bir fikir ekicekler arkadaşımızın beynine. Tabi bu kapsamlı bir çalışma gerektiriyor, öyle ha deyince yapılamıyor. Bu yüzden Leo sağlam bir ekip kuruyor. Filmin kalan kısmı ise bu operasyonun hazırlıkları ve ardından 3 katmanlı rüya operasyonu ile geçiyor. Hızlı ilerleyen bir film Her Christopher Nolan yapımı gibi, sıkılmadan 2 küsur saat izletiyor kendini.





Gelelim benim düşünceme, filmi gerçekten severek izledim, hatta son zamanlarda Hollywood'dan çıkan en sağlam, eli yüzü düzgün yapım. Ancak öyle çok şaşırtıcı, allak bullak edici olaylar yok, yani izleyicinin beynini öyle delicesine çalıştırmıyor yada aklını bulandırmıyor. Bu açıdan hala Prestij'i tek geçerim. Ancak filmden böyle bir beklentiniz yoksa çok severek izleyeceğinize de eminim çünkü rüyalar, bilinçaltı ve tüm bunların görsel efektlerle aktarımı çok etkileyici. Rüya sahneleri ayrıca güzel, ben hayran kaldım şahsen. Konu beklentilerimizden çok da farklı ilerlemiyor. Ancak şu planlanan rüyanın ayrıntıları seyirciye aktarılmadığından o kısımları merakla ve yer yer şaşırarak izlediğimi söylemeliyim. Sonuç olarak kesinlikle tavsiye edebileceğim, çok sağlam bir film var karşımızda. Mümkünse sinemada izleyin o efektlere yazık olmasın diyorum. Şiddetle tavsiye edilir :)


Astrea'ya Not: Taylor (iş arkadaşım) doğru demiş, Inception'ın anlamı Başlangıç, hatta fikir ekme gibi ikinci bir anlamına rastlamadım. Sanırım Türkçe'ye ordaki cümleyi en uygun bu şekilde çevirdiler o yüzden kelime biraz anlamı dışına çıkmış olmalı. Aha da anlamı için: