28 Haziran 2011 Salı

Hepi Börtdey Tu Mi!

Yok lan benim doğumgünüsüm (doğumgünüsü diyen insanlar da var yav) değil ama bilogcağğzımın doğumgünü. Bu blogu açalı tam bir yıl olmuş ve ben ancak günün bitime 20 dk kala aydım ve bu yazıyı yazmaya başladım^^ Bu yüzden tırt bir yazı olacak, demedi demeyin.

Malum bu ikinci blogum, zaten 1 buçuk yıllık bir blogum da var, bu yüzden ihmal ettim, bu bir yılda pek bir şey yazamadım. Hatta bunun ardından da bir hikaye blogu açtığım içün toplamda 3 blogum oluyor ve yazmam hayli güçleşiyor.

Yine de blogum 2 yaşından gün aldığına göre ben de hain planlar yapmaya başlayabilirim. Takipte kalın zira artık daha bol yaziciim.

Yeni yazılarda görüşmek üzere...

22 Nisan 2011 Cuma

Me & Murphy



Bu yazıda size en sevdiğim arkadaşım, biricik kankam Murphy'den bahsedeceğim.
Yok, tabi ki bahsedeceğim Murphy hepimizin tanıdığı şu kanunlarla başımıza bela olan zat-ı muhteremdir.
Türk insanı olarak daha önce bu durumlarda "Aklıma gelen başıma gelir." der işin içinden çıkardık, ancak artık Murphy olduğuna göre bu söze gerek kalmadı.

Murphy bu kanunları yazarak ne kendi için ne de bizim için hayırlı bir şey yapmıştır. Bizler başımıza gelen her pisliğin suçunu tabiat anaya değil Murphy'e atarız o da mezarında huzursuz uykusunda döner durur.

Kendileri dün de benimleydi, bütün günüm Murphy aşağı Murphy yukarı öyle geçti. Bırakın mezarında ters dönmeyi sayemde taklalar, parendeler atmış olabilir. Dün başıma açtığı terslikler aşağıdadır.

İlk olarak Çarşamba gecesi uyumak üzereyken telefonumun karnı guruldadı (batarya bitiş uyarısı). Tam da dalmak üzereyim, dedim şunu şarja takayım yoksa yarın alarm çalmaz ben de işe gidemem. Ancak ben daha bunları düşünürken uyuyakalmışım bile.
Bu tür huzursuz uykulara daldığımda genelde kendiliğimden uyanırım, bu kez de öyle oldu. 8 buçukta uyanmam gerekirken 7de açtım gözleri. Tekrar uyumadan önce aklıma yine telefonun kapanmış olabileceği ihtimali gelse de hemen uyumuşum.

Ardından 9da uyandım tabi ki, koşturarak evden çıktım. Durakta 169 bekliyorum, baktım bir ara 8 geliyor. Lan dedim uyku sersemi yanlış otobüse binmeyeyim. Nitekim bir sonraki otobüs de 8'di (başka zaman bekleseniz gelmeyen otobüsün 2 kez arka arkaya geçmesi?) ve ben bir güzel 169 sanarak bindim. Hatta "9 Eylül Rektörlük'ten geçer mi?" diye soran gariban bir kıza da "Geçer" dedim.

Otobüs başka yola sapınca uyandım, kıza alelacele inerken "Geçmez bu yanlış yanlış" deyu geveledim, kız saf saf bana baktı. Bense inip hemen taksiye bindim artık.

Dersimin başlamasına 15 dk kalmış, karnım aç ve ne yapıcam, ne anlatıcam hazır değil, fotokopiler çekilmemiş. Her zamanki seyyar gevrekçiye yöneldim. Yürürken aklıma gelen şu oldu: "Lan bu adamdan aylardır gevrek alırım, hiç muhabbetimiz yok selamlaşma dışında. Bugün konuşacağı tutmasın." Ve doğru bildiniz, aylardır ağzını açmayan adam tam acelem olan gün soru bombardımanına tuttu. Kendisine öyle soğuk cevaplar verdim ki, bir daha konuşmaya kalkacağını sanmam.

Ardından sabah sınıfını atlattım, öğle sınıfı başlamadan 1 saat aramda yemek yemem ve sınav hazırlamam gerek. Bilgisayarda alelacele sınavla boğuşurken umarım bir şey çıkmaz da hallederim diyorum. Ancak bahtsız bedeviliğim devam ediyor ve dersini unutan mal iş arkadaşım yüzünden iş bana düşüyor.

Bu kabus gün eve dönerken aynı saatte ve durakta daha önce hiç beklemek zorunda kalmadığım 169'u da yarım saat beklediğim kayıtlara geçsin pls.

Alacağın olsun Murphy dude. Alacağın olsun zaten daha önceden de nefret ettiğim boşalamayan(!) otobüs 169.

2 Mart 2011 Çarşamba

Bu memleketin neresini seviyorlar anlamıyorum, ben böyle bir ülkede yaşamaktan utanıyorum!
Adalet sistemindeki çürükler artık sadece davalı ve davacıyı değil, bizleri de etkiliyor.
İnternet sansürü hangi sebeple, ne şekilde yapılırsa yapılsın, yanlıştır! Son 80 küsur yıldır demokrasiye geçmeye çalışıp, hala sistemi oturtamayan ülkem(!) en az bir 80 yıl daha bu savaşı verecek gibi görünüyor.
Her geçen gün yeni bir siteye ulaşmamız engelleniyor. Bence interneti kafadan yasaklayın tamamen, biz de dert etmekten kurtulalım! Kanundaki boşluklardan mı yoksa karar verme yetkisine sahip kişilerden mi kaynaklanıyor bu durum? Hangisiyse artık çare bulunmalı, kitapların toplatıldığı günlerden ne farkımız kaldı ki?
Bu yasaklara boyun eğmemeliyiz, imza toplayarak ya da video paylaşarak. Az veya çok ne yapabiliyorsak kardır.
Sessiz kalmayalım.

25 Şubat 2011 Cuma

Öğretmenlik Zor Zanaat




3 yıllık bir öğretmen olarak artık ahkam kesecek cesareti buldum kendimde ve bu mesleği düşünenlere yardımcı olacağını düşündüğüm bir yazı yazdım. "Uzmanlara sorduk, Türkiye'nin çeşitli illerini gezerek yerinde inceledik, püf noktalar ve olmazsa olmazları öğrendik..." demek isterdim ama sadece kendi deneyimlerimden yola çıktım nacizane buyrun.

Olmazsa Olmazlar
* İlk kural sabır, "bende ondan yok" derseniz de az bekleyin, oluyor.
* Herşey olmadan derse girebilirsiniz ama tahta kalemi ve saatsiz asla!
* Ders anlatırken sıkılmayın, sıkıldığınız anda konuyu dağıtın, zırvalayın. Çünkü siz sıkılıyorsanız öğrenci x3 sıkılıyor demektir.
* Pratik düşünme yeteneği. Şimdi biz öğrenciyken öğretmenlerin ardından bok atardık "Ayy soru sorduk, bilemedi" deyu. Bir insan alanı da olsa herşeyi bilemez, bilmek zorunda değildir! Ama sallamak, durumu idare etmek zorundadır. Kısaca hazırcevaplık, laf yetiştirebilme bir öğretmen için gerekli bir vasıftır.
* İşini sevmek, sevmeden yapılan öğretmenlik öğrenciye de öğretmene de işkencedir. O ders geçmek bilmez. Pek çok iş sevmeden yapılamaz ama öğretmenlik kesinlikle yapılamaz.
* B planı. Şimdi bunu açalım, mesela ben kendi alanımdan yola çıkayım. Bir reading aldım götürdüm derse, üzerine konuşunca, yavaşça alıştırmaları çözünce 45 dk götürür dedim misal. Ama sınıf odun çıktı, konuşamadı, kem küm etti, sorular hemen cevaplanıverdi. Önümde 20 dk var ve elimde bir bok yok. İşte bu duruma düşmeyeceksin arkadaş! 2 dersin varsa 3 derslik, 3 varsa 4 derslik malzemeyle gideceksin derse, ya da hemen ver bir writing konusu, yedir gitsin^^
* Nabza göre şerbet verme. Bu yetenek de çok önemli bak. Elindeki bir çocuk ya da lise sınıfıysa temel kural eğlenceli biri olmak, ancak yetişkinlerde iş değişiyor. Bir kısmı geyiğe sarmaya meyilli, bir kısmı parasının her kuruşunu geri almak istiyor, dersin her dakkası işlensin diyor. Bu ikili aynı sınıfta buluştuysa yapacağın şey dengeyi sağlamak. Arada sar geyiğe ama baktın boku çıkmaya başladı, bizim inek öğrencinin yüz asıldı hemen çevir "Tamaamm güldük eğlendik, ama artık İngilizce öğrenip dünyayı kurtarma zamanı". Zaten "teacher wanna be" arkadaşım sen hiç bir dersi full geyikle geçirme, başta memnun görünen, muhabbeti kıllandırdıkça kıllandıran öğrenci, bir kaç güne "Dersler muhabbetle geçeyor, öğrenmeye geldik" deyu seni şikayet etmede beis görmez.
* Her telden çalmak. Başlarda örtmen kişisinin derdi sadece günü kurtarmaktır, zamanla olaya renk katayım acık der kişi, zaten bu gereklidir de. Mesela ben dil öğretirken translation method kullanırım, öğrenciler başta bayılır, "Hojaamm çok iyi anladık, nerden kaptınız bunu" der ama 2 güne o da sıkar, hemen tazelenin yenilenin.

Güzel Yönleri
* Öncelikle geri dönüşü hemen alabilip, tatmin olduğunuz bir meslektir öğretmenlik. Misal öğrenci "Artık yabancı filmleri izlerken bir şeyler yakalayabiliyorum" der, "Notlarım sayenizde yükseldi" der vs. Çocuk ve liseliler çoğunlukla size taparlar, yaptığınız birkaç espri gönüllerini fethetmeye yeter. Büyüklerde hem güleryüzlü hem sempatik olman, hem de gerçekten iyi öğretmen olman lazım. Ben yapamam şebeklik demeyin, hayatı boyunca asıl yüzüyle tanınan biri olarak öğretmen olduktan sonra güleryüzlü bilinir oldum. Hatta geçenlerde bir öğrenci "Kafa öğretmen" diye tanımladı, mutlu oldum. Bunun dışında yetişkinler de bazen ciddi ciddi sahipleniyorlar. Bir sınıfımı başka bir hocaya devretmem gerekti, ortalığı birbirine kattılar ben gelmezsem kursu bırakmakla tehdit ettiler falan. Bunlar oldukça motive edici harekerler dostum:P
* Ortam güzeldir. Misal bizim kurs ortamımız şahanedir. Seninle aynı beğenilere ve ilgi alanlarına sahip insanlarla aynı ortamda bulunmak güzeldir. Bir şarkı söylediğinde, edebi bir gönderme yaptığında, İngilizce bir tabir üzerinden geyik çevirdiğinde yanındakiler seni anlar (tabi bu herkesin alanına göre değişir). Bir de dilciler ayrı arıza olur, kurslarda da genelde kadro genç olduğundan bazen odadaki muhabbeti bırakıp derse girmek imkansızlaşır. Özel sektör zordur ama ben mesela sırf şahane ortam yüzünden bırakamıyorum, işe bazen sırf muhabbet için erken gidiyorum ve gerçekten eğleniyorum.
* Üstteki maddenin devamı zaten bir işi yaparken eğlenmek, keyif almak esastır, olmazsa olmazdır. Sadece iş arkadaşları açısından değil de mesleğini icra ederken de mutlu olmak gerek. Ben derste sıkıldığım anda konuyu dağıtırım, hiç malzeme bulamadım İngilizce'yi bozuk aksanla (tercihen Arap vb.) konuşurum, öğrencilere takılırım vs. Zaten genelde gerek kalmıyor, eğer hocada da potansiyel varsa her sınıfın kendine has geyikleri oluyor zamanla.
* Hakkınızı yedirmez, iyi bir yere kapak atarsanız fena para almazsınız. Yeni mezunsunuz diye çaresiz değilsiniz, emin olun. Özel sektörde her kursta hakkı yenenlerin yanında hakkından çok alanlar da vardır. Yeni mezunum, eziğim, iş lazım tribinde girerseniz sömürülürsünüz. Abartmadan bir sınır koyun, zaten başta canla başla sarılıp, disiplinle işinizi yaparsanız bir süre sonra sözünüz de dinlenir oluyor.
* Çevreniz genişler. Bazı öğrencilerle can ciğer arkadaş bile olabilirsiniz. Her meslekten tanıdığınız olur. Bir yeriniz ağrıyınca ya da bilgisayarınız bozulunca derman olacak bir ton tanıdık vardır. Bir mesajınıza bakar.
*Hatunsanız erkek, erkekseniz hatun öğrenciler sarkabilir. Peşinizden ayrılmayanlar olabilir. Bunları savuşturmayı öğrenin. (Beğendiyseniz istediğinizi yapın tabi^^)
* Aklı başında kişiler tarafından değeri bilinen, saygı duyulan bir iştir. 60 küsur yaşındaki öğrenciniz elinde defterle "Hocam" diye peşinizden koşabilir. Sınıfta tamamen sizin sözünüzün geçmesi de ayrı bir güzel yöndür.

Dezavantajları
* Kesinlikle halsiz ya da hasta olma lüksünüz yoktur çünkü hem beyninizin hem de bedeninizin sürekli meşgul olduğu bir iştir.
*Üstteki maddeyle bağlantılı olarak hem beyninizi hem bedeninizi feci yoran bir meslektir. Başlarda ayağınızın ve boğazınızın ağrısından duramazsınız. Günün sonunda kelimeler birbirine girer, hatta ayakta ders anlatırken başınızın döndüğü, dengenizi kaybettiğiniz anlar da olabilir.
* Ne kadar iyi ücret alırsanız alın, hiç bir zaman gerçekten hakettiğinizi, emeğinizin karşılığını alamazsınız.
* Öğrenci başarıyı kendine, başarısızlığı öğretmene mal eder. Yani nankör bir meslektir. Gerçi pek çok hakkınızı teslim eden öğrenci de olur, hepsini aynı kefeye koymayalım.
* Herkes burun kıvırır, kolay bir meslek olduğunu düşünür. Bir de tanınan bir kursta çalışıyorsanız, paraya para demediğinizi sanarlar.
*Kesinlikle çok yorucu bir iştir. Hep aynı notlarla ders anlattığınızı sanır insanlar ama siz öğrencilerden çok hazırlık yaparsınız ders için. Öğretmenlik yan gelip yatılan bir meslek değildir :D

**Eminim unuttuğum ya da değinmediğim dolu şey vardır ancak öğretmenlik genel anlamda benim için budur. Birşeyleri es geçtiysek affola:))

31 Aralık 2010 Cuma

22 Aralık 2010 Çarşamba

Zırvalar-2

* Şu resimdeki hatun gibi cesur olmak istiyorum. (aslında tamamen ona benzeyebilirim:)
* Suratımın ortasındaki İzzet Altınmeşe sivilcesini hiç sevmedim.
* Kalabalık mekanlarda düşeyazmaktan nefret ediyorum. Üstelik geçenlerde yanımdaki adama tutunmak için orasını burasını yoklamam hiç hoş olmadı!
* Bozulmayan kulaklık istiyorum!
* Tembel olmaktan nefret ediyorum ama öyleyim!
* Çikolatadan nefret edemiyorum, nedeennnn?
* Banyo yapmayan insanlardan tissskiniyorum!
* "Ben pek müzik dinlemem" diyenleri anlamıyorum!
* Alçak sesle konuşanlardan hoşlanmıyorum.
* Yolda gördüğü hatuna ağza alınmayacak laflarla taciz edenler, aslında tüm tacizcileri hadım etmek istiyorum.
* İndirdiğim filmin yarısına geldiğimde bozuk çıkması, offf, nefretlik.
* Özenti, çıkarcı ve yalakalardan iğreniyorum.
* Eski ev fotosu çekip, fotoğrafçı tribine girenlerden hoşlanmıyorum.
* Bir şey hakkında bilgi sahibi olmadan yorum yapan dallamalara gıcık oluyorum. ("Ama Japonların dili çok gomik, hepsi birbirine benziyo ehuheuh")
* Bütün gününü Starbucks'ta geçiren, bir örnek giyinen, her günü aynı geçtiği halde sosyal olduğunu sanan, zekalarını ve bilgilerini bir gıdım geliştirmeyen ciks, tikky, concon vb. kişilerden yıvranıyorum.
* Cosplay yapmak istiyorum.
* Biri izlemek istediklerimi indirip, getirsin istiyorum.
* Delice yiyip kilo almamak istiyorum.
* Hiç uyumasam da uykusuz kalmamak istiyorum.
* Buralardan gitmek istiyorum.
* Yanıma 3 şey bile almadan ıssız bir adaya yerleşmek istiyorum. (yok aslında bir erkek alabilirim:P)
* Hiç çalışmadan para kazanmak istiyorum.
* Erken kalkmaktan nefret ediyorum.
* İnternette tek yaptığı msn muhabbeti olanları anlamıyorum.
* "Facebook'um yok" deyince "Ee yapcak bişey bulamazsın ki o zaman nette" diyenleri sopayla kovalıyorum.
* Bazı kızların ne kadar ikiyüzlü olduğunu anlamayan erkekleri meşe odunuyla dövmek istiyorum.
* Komik olduğunu sananlara katlanamıyorum.
* Çekik sevdam bitsin istiyorum çünkü artık zaman bulamıyorum izlemeye ama bitmeyor ve bitmesin^^
Böyle sonsuzluğa uzayan bir liste oluşturabilirim ama kaçıyorum.

13 Aralık 2010 Pazartesi

So 90s!!!

Saatlerdir müzik dinliyorum. Jrock'tan başladım, dolaşa dolaşa kendimi ilk olarak bilinçli müzik dinlemeye başladığım zamanlarda buldum. Baktım ki hep 90lardan gidiyorum, dinlediklerimi buraya da taşıyayım dedim.

İlk kez tüm albümünü oturup dinlediğim gruplardan Savage Garden ve dinlememe neden olan parçası, To the Moon and Back.


Madonna'nın en karanlık ve bence şahane albümünün, en şahane parçası ve videosu.


Okul için hazırlanırken bir yandan Capital Radio dinlemek. Capital Radio benim için efsanedir. İşte o zamanlardan aklıma gelen ilk parçalardan, Natalie ablam olmadan bu yazı devam edemez! O yıllardan sevdiklerimden biri daha. 90lar iyiydi azizim.
Natalie Imbruglia-Torn


Hala bir yerlerde çalınca coşageldiğim, pek sevdiğim şarkı, Chumbawamba- I get knocked down.


Popomdan sallamayı bırakıp, sözlerini ilk ezberlediğim parçalardan. Blue Jean sağolsun.
Sherly Crow- My Favourite Mistake


Ergen yıllarımın en büyük hastalıklarımdan, Bon Jovi ve solo çalışması Ugly


Soundgarden için söze gerek yok, Chris Cornell en iyi seslerden ve yeryüzündeki en seksi adamlardan biri. Bir ara Timbaland'le takılıp korkutsa da özüne dönmüştür. 90lar herşeyden öte grunge adına bile saygıyı hak ediyor. Buyrun Black Hole Sun


Bunun üstüne tabi ki Pearl Jam'den Jeremy'nin hikayesini dinlemek gerek.


RHCP hala en sevdiğim gruplardan. TRT1de İzdüşüm diye bir program vardı zamanında, ilk orada duymuştum Otherside'ı. Şarkının bulunduğu albümün kasetini almıştım, benden alıp bir daha geri vermeyen arkadaşıma hala söverim.


Başlarım Nothing Else Matters'a, Enter Sandman dururken lafını etmem.


The Verve'den Bittersweet Symphony olmaz mı hiç? Dinlemeyen var mıdır bilmiyorum^^


Grunge dedik, Stone Temple Pilots'tan Plush'ı koymazsam yuh bana.


Placebo ve Every you every me ve Pure Morning de aklımdan geçti. İlki kitleleri peşinden sürüklediği için 2. de videosu ve tekerleme gibi sözleriyle en sevdiklerimden olduğu için.


Akla ilk gelenlerden tabi ki No Doubt- Don't Speak, ancak Ex-Girlfriend'e daha çok bayıldığımı söylemem gerek.


En sona en büyüğünü sakladım, Nirvana'dan başka kim olabilir sizce. Yıllarca delicesine bir ölüye aşık oldum ben. Kurt Cobain kadar gençliği etkileyen, bir dönemin müziğini kökten değiştiren 2. bir adam gelir mi bilemem bundan sonra.Buyrun sırasıyla, Smells Like Teen Spirit, Heart Shaped Box ve Come As You Are.